ESKİ ANADOLU MİTLERİNİN KÖKENLERİ VE ETKİLERİ

“Mit ne saklar ne de gösterir; sadece deforme eder. Mit ne bir yalandır ne de bir itiraf. O bir kılık değişikliğidir.” (Mircea Eliade)

 

Uzun Yıllar İnsanları Avutan, Hatta Uyutan Ama Aynı Zamanda Hayal ve Ruhlarını Besleyen, Eğlendiren, Yeni Uluslar Kadar Husumetler ve Savaşlar da Yaratan Mit Tarih midir, Masal mıdır, Safsata mıdır, Yoksa Kuru Edebiyat mı?

 

Eskilerin gizem ve bilinmezlerle dolu tarih ve ruh dünyalarını aydınlatmaya .alışırken en ufak bir kalıntının dahi eşsiz değeri olduğu iyi bilinmelidir. En basit bir kaya resmi, taşlara gelişi güzel kazınmış bir graffiti, bir kemik parçası, bir bakır sikke, bir kenara atılmış kemikten bir balık oltası, hatta son zamanlarda el atılan insan dışkıları bile geçmiş durumları aydınlatmada paha biçilmez birer kaynak olarak kullanılırken, mitleri nasıl olur da eşi benzeri olmayan önemli ana kaynaklar arasına sokacağımız yerde, ilkel insan beyninin saçmalaması ve safsatası diye bir kenara atabiliriz? İnsana ait veya onunla ilişkili her şey kendine özgüdür, bir defalıktır ve değerlidir ilkesinden hareketle, hiçbir önemi yokmuş gibi gelse bile en başta ve en azından zeki insanın beyin ürünlerinden birisidir; ilgili toplumun, geçmiş (tarih) ve din anlayışı, dünya ve kainata bakışı, sosyolojik ve psikolojik yapılanması, beklenti ve dilekleri hakkında paha biçilmez bilgilerle doludur, edebiyat ürünüdür, hiç yoksa dilbilim değeri vardır, der, daha fazlasına da ekleyerek en üste çıkan gerekçeleri sıralarız. Mitsiz yaşamı olsa olsa dili, dini, imanı olup da aklı ve beyni olmayanlar yapar. Çocukluğunda ninesinden masal dinleyenlerden tutun, telefonları başında bilgisayar oyunları oynayan herkes mitolojiyle iç içedir!

 

Günümüzde Orta Anadolu’nun hırpalanmış ve perişan haline bakılınca insan, bir zamanlar hayalleri süsleyen o güzel ve canlı mitler buralarda  da mı çıkmış ve geçmiş diye hayret etmekten kendisini alıkoyamaz.  Mitlerden arındırıldığı için mi acaba bu hallere düştü? Yoksa cılızlaşıp, bereketsizleşip, kuruyup, bitip tükenip, yorulup, ormanları çırılçıplak soyulup, erozyondan ekilir biçilir arazilerinin kaburgaları sırıtıp ve sanki bu da yetmiyormuş gibi bir de toprakları ve suları zehirlendikten, bırakın ağaçları, her türlü bitki ve yaban hayvanları yok edildikten ve sterilize olduktan sonra mı mitlerini de yitirdi? Mitlerin “kutsal alan, kutsal dağ, kutsal pınar, kutsal tekke, aziz türbeleri” ve daha niceleri gibi mekanlar yarattığını, tabular oluşturduğunu ve doğayı en duyarlı doğa dostlarından daha özenli koruduğunu biliyor muydunuz? Bazen, acaba eskiler mezarlarından kalkıp gelseler bir zamanlar yaşadıkları şu toprakları tanıyabilirler mi diye düşündüğüm olur ve yanıtım kocaman bir “hayır!” olur.

 

Mitler toplumları toplum yapan etkenlerden biridir. Tarihsiz, europagsız, senatonuz, tiransız, diktatörsüz bir Antik Grek veya Roma dünyası düşünülebilir ama Homer, Livius ve Vergil’siz asla! Aynı şekilde Nibelungen, Bernli Dietrich, Roland Şarkıları, Bin Bir GeceMasalları, Dedekorkut ve Mana Destanları olmadan kavimlerin adeta kahramanlarıyla değil, mitleriyle yarıştıkları ve böbürlendikleri Ortaçağda ulusların doğuşundaki etkileri bir tarafa atılamaz. Mitlerle koyun koyuna yaşayan, onların içine doğup büyüyen toplum mensuplarının entelektüel gelişimi için mitler sorgusuz sualsiz ekmek ve su kadar gerekli tamamlayıcı ve besleyiciunsurlardır; en azından perde arkasında silueti sezinlenebilen gölgelerdir. Ancak ve ancak ona dışardan, yani tarafsız gözle bakanlar onun tarih temelinden ve gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu fark edebilirler. Boşuna değil, antik dönemde yaygınca inanıldığı üzere mitler yaşayan tarihten farksızdı. Sözcük içinde yatan ve “tarih, hikaye, fiksiyon, mit” anlamı taşıyan “μῦθος“ bile neyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça ele verir. Boşuna değil Eliade mitleri toplumların davranış modelleri ve dini sınamaları olarak tanımlamıştır.

 

Mit Nedir, Ortak Bir Tarifi Yapılabilmiş midir?

 

Mitin ne olduğunu tam olarak belirleyen ve herkesi tatmin eden kesin tarifini vermek mümkün olmamıştır. Araştırmacılar ortak ve karakteristik yönleri ve işlevlerini ortaya Çıkarırlar ve tanımlarken bunları esas alırlar. Genel olarak Finlandiyalı mitograf Lauri Honko’nun çizdiği tanımlama kabul görmüştür. Mitler tanrılarla ilgili örnek, ibret verici ve ders alınacak hikayelerdir; yani kıssadan hisse kapmak, kainat ve dünyanın nasıl yaratıldığının ve kalbur üstüne gelen olayların ilkel düzeyde dini açıdan açıklanmasıdır. Mitler sadece içerikleriyle değil, edebi şekilleriyle de onları diğer edebiyat türlerinden ayıran unsurlarla doludur. Alan Dundes’e göre en çok ağır basan tarafı kutsallığıdır. Elbette sıradan insan kapasitesi, kainatın yaratılışı, evrenin oluşumu, doğum, ölüm, açlık, kıtlık, sonu gelemeyen savaşlar, birbirini gırtlaklamalar, yer, gökyüzü, yıldızlar, gezegenler, denizler, tanrılar arasındaki ilişkiler, taht ve ihtiras kavgaları, aşkları, nefretleri, olmadık sapkınlıkları, yaşam tarzları, birbirleriyle ve insanlarla olan ilişkileri, kendileri etrafında denen sırlar, teogoni, yaratılış destanları, durup dururken kendilerini ortaya atıp “Kral benim, ben tanrı oğluyum, benden büyüğü olamaz!” diye kendi kendilerine gelin güvey olan despotlar ve insanlığı büyük krizlere sokan başkaca felaketlerin nedenleri gibi bugün dahi kafaları yoran ve karıştıran aşırı derecede karmaşık olayları araştırıp bulmaya ve açıklamaya yetmez. Tüm antik dünyada olduğu gibi neredeyse tanrılarla insanlar arasında fark yok gibiydi; yani tanrı bir nevi “mega insan” demekti.

 

Yazı: Ahmet ÜNAL 

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 70. sayısından ulaşabilirsiniz.