İSTANBUL’UN TARİHÖNCESİ

İstanbul bir dünya kentidir.

Bu tanım kentin Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerindeki görkeminden değil, coğrafi konumundan kaynaklıdır. İstanbul, Yakındoğu - Anadolu uygarlıklarını Balkanlar ve Avrupa’ya bağlayan doğal karayolu köprüsü ile Karadeniz Havzası’ndan Ege ve Akdeniz’e geçişi sağlayan deniz yolunun kesişme noktasındadır. Dolayısıyla bu kentin geçmişi yalnızca İstanbul’un geçmişini anlamamız açısından değil, tarihöncesinin en eski dönemlerinden itibaren uzak coğrafyalardaki kültürel oluşumların anlaşılması açısından da önem taşımaktadır. Kıtalararası göçler, bilgi ve mal aktarımları zorunlu olarak burayı kullanmış ve bu bölgede arkeolojik olarak okunabilir izlerini bırakmıştır. Kültür tarihi açısından taşıdığı bu öneme karşın maalesef İstanbul bölgesi arkeolojik açıdan dünyanın en az araştırılmış yerlerinden biri durumundadır. Uygarlık tarihi açısından bu denli kritik bir öneme sahip olan İstanbul ve yakın çevresiyle ilgili bilgilerimiz son derece sınırlı ve kesintilidir. Bu geçmişin, Afrika’dan çıkan ilk insanların bu bölgeye ulaşımından itibaren 1,5 milyon yıl gibi geniş bir zaman dilimini kapsadığı, buna karşılık kentin belleğine yerleşmiş olan geçmişin Megaralıların koloni kurmasıyla başlayan 2700 yıl gibi dar bir zaman çerçevesiyle sınırlı olduğu gerçeğinin doğru algılanması gerekir. 1,5 milyon yıllık dönemi ortaya çıkarmak için yapılmış olan yalnızca iki bilimsel kazı çalışması vardır: 1952-54 Kurt Bittel ile Halet Çambel’in Fikirtepe, 1988-1990 Güven Arsebük ile Clark Howell’ın Yarımburgaz kazıları. Bu iki bilimsel çalışmanın dışındaki bilgilerimiz 1980 yıllarında gerçekleştirdiğimiz sınırlı yüzey araştırması, 1964-65 yılında Şevket Aziz Kansu ile Kılıç Kökten’in Yarımburgaz’daki sondaj çalışması, 1986 Yarımburgaz kazısı, çeşitli yıllarda Pendik, Tuzla ve Yenikapı kurtarma kazıları ile İstanbul Arkeoloji Müzelerine çeşitli yerlerden gelen tekil buluntulardan ibarettir. Daha açık bir deyişle geçmişiyle övündüğümüz bu kentin uygarlık tarihi açısından taşıdığı önemi belgeleyerek sergilemek için hiçbir şey yapılmamıştır. Tüm bu bilgi boşluğuna karşın yukarıda değindiğimiz sınırlı çalışmalardan elde edilen sonuçlar, İstanbul’un uzak geçmişinin görkem ve öneminin ipuçlarını vermektedir.

Sonuç

Bu yazıyla İstanbul bölgesinin 1,5 milyon yıla yayılan tarihöncesi kültürleriyle ilgili bildiklerimizi özetlemeye çalıştık. Elimizde olan bilgiye baktığımızda ortaya çıkan durum, kentin kültür coğrafyaları arasındaki stratejik konumunun belirleyiciliği kadar, kültür başkenti olarak övünerek yapılan tanımlamaya yakışmamaktadır. Kültür varlıklarından yoksun olarak düşündüğümüz Londra, Paris gibi Avrupa kentlerinin kent müzelerine gidildiğinde bu kentlerin Yontmataş Devri başlarından itibaren nasıl geliştiği tüm ayrıntılarıyla sergilenmektedir. Sorun yaşadığımız kentin geçmişinin öğrenilmesi için sistemli bir araştırma yapmak yerine bilginin kırıntılar halinde kurtarma kazılarından gelen verilere bağlanması olmuştur. Yarımburgaz Mağarası, İstanbul bölgesinin 600.000 yıllık sürecini doğal çevre, iklim ve kültürel süreciyle yansıtan bir bilgi arşividir. Verdiği bilgi kadar, görsel çekiciliğiyle de önplana çıkan Yarımburgaz Mağarası’nın kente, kent belleğine kazandırılması ve kalan dolguların korunması için 1986 yılından bu yana çeşitli girişimler, projeler yapılmış ancak maalesef bunların hiçbiri gerçekleşemediği gibi mağaradaki tahribat giderek hızlanmış ve çevresi yapılanmaya açılmıştır. Bugünkü durumuyla Yarımburgaz Mağarası kelimenin tam anlamıyla kapsamlı bir “tahribat müzesi” olmuştur. Fikirtepe kültürüne adını veren Fikirtepe, tümüyle yapılanmış, İçerenköy, Tuzla, Göksu ve Ümraniye yerleşimleri, yerleri bile saptanamayacak şekilde plansız yapılaşmanın kurbanı olmuştur. 70’in üzerinde buluntu yeri veren Ağaçlı kumluğu kurtarma kazısı bile yapılamadan kömür ve kum ocakları tarafından yok edilmiş durumdadır. İstanbul’un geçmişiyle ilgili elimizde yalnızca, Pendik Kaynarca’da demiryolunun kenarında bulunan tek bir parsel ile yontularak acınacak bir hale gelmiş olan Selimpaşa Höyüğü kalmıştır. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi İstanbul’un geçmişi yalnızca bu kent için değil, Balkanlar’dan Anadolu’ya Karadeniz Havzası’ndan Ege’ye kadar uzanan çok geniş bir coğrafyanın geçmişinin anlaşılması açısından da önem taşımaktadır. Önemli kültür varlıklarına sahip olmanın, bunların içerdiği bilginin bilim dünyasına ve insanlığa kazandırılması, gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğunu da içerdiğinin unutulmaması gerekir. Kentin geçmişini yok saymamız, bilgi dağarcığı olan arkeolojik dolguları belgelemeden yok etmemiz, bir kitaplığı yakmak kadar geri dönüşü olmayan bir durumdur. Bu kentin geçmişini öğrenmenin kurtarma kazılarının rastgeleliğine değil, bilinçli, planlı ve sistematik olarak yapılacak çalışmalara yönelmesi gerekir. Önemli olan bunun gerekliliğinin kabul edilmesidir.

 

Yazı;  Mehmet ÖZDOĞAN