SON AVCILAR - İLK YERLEŞİKLER

Tarihöncesi arkeolojisi esasında 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan bir kavramdır. 19. yüzyıl başlarında geçmişi “üç çağ sistemi” olarak da bilinen bir yaklaşım çerçevesinde ilk kez kategorize eden Christian J. Thomsen’in bölümlemesi daha sonraki yıllarda Jens J. A. Worsaae tarafından kuzey Avrupa’ya uyarlanmıştır. 1865 yılında John Lubbock, Thomsen’in kronolojik sistemini alt bölümlere ayırmış ve ilk kez Neolitik terimini kullanmıştır. Ardından Oscar Montelius, Thomsen ve Lubbock’un yaklaşımlarını geliştirerek Avrupa’nın geneli için bir kronoloji önermiştir. Ancak tarihöncesi arkeolojisi için belirleyici olan çalışmalar aynı yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir. Kossinna, Hint-Avrupa kökenli ulusların Avrupa’daki sürekliliğini kanıtlayacak bir konsept geliştirerek arkeolojik kültürleri ve bunları tanımlayan maddi kalıntıları tanımlamıştır. Bu yaklaşım geçmiş toplumların, bir başka deyişle kültürlerin hem belirli maddesel kalıntılarla özdeşleştirilmesini hem de söz konusu kalıntıların bölgesel dağılımına bağlı olarak göç ve insan hareketine bağlı kültürel yayılmaları ve keşifleri gerçekleştiren yenilikçi toplumlar gibi kavramları belirlemiştir.

 

20. yüzyıl ile birlikte Childe’ın öncülük ettiği tarihöncesi çalışmalarda da benzer bir yaklaşım benimsenmeye devam edilmiş, insanlık tarihindeki bazı gelişmelerin dünyanın belirli yerlerinde ortaya çıktığı ve buradan göç ile başka bölgelere yayıldığı genel kabul görmüştür.

 

Childe’ın araştırmalarının odak noktasını ise insanlık tarihindeki en önemli gelişmelerden biri olan avcı-toplayıcı yaşamdan besin üretimine dayalı yerleşik yaşama geçiş oluşturmaktadır. Bu sayede günümüze evrilen sürecin ilk adımları da atılmıştır. İnsanlık tarihindeki belirleyici olduğu düşünülen bu kırılma bir devrim olarak tanımlanmış ve “Neolitik Devrim” konsepti “Kent Devrimi” ve “Endüstri Devrimi” gibi bir dizi önemli kırılma ile zaman içinde evrilmiştir. Raphael Pumpelly’in vaha kuramımdan da etkilenen Childe’a göre Neolitik Devrim, çevresel koşulların en iyi olduğu ortamlarda, bir başka deyişle Fırat ve Dicle gibi verimli akarsu havzalarında ortaya çıkmış, daha sonra buradan dünyanın farklı bölgelerine yayılmıştır.

 

Tarihöncesi toplumların gelişim/değişme dinamikleri bu tarz genel yaklaşımlarla açıklanırken arka planda arkeolojinin yöntemine, araştırmaların değişen çerçevesine ilişkin başka gelişmeler de yaşanmıştır. 20. yüzyılda zoolojik ya da botanik araştırmalar kapsamında evcil bitki ve hayvan türlerinin kökenine yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu tür çalışmalar ile arkeolojiyi bir araya getiren isimlerin başında ise Robert Braidwood gelir. 1940’lı yılların sonunda Irak sınırları içinde bulunan ve Neolitik Dönemin başlarına tarihlenen Jarmo’da yaptığı kazılarda doğa bilimcilerle birlikte çalışmıştır. Braidwood, yerleşik yaşam ve besin üretimine geçişte belirleyici olduğu düşünülen tarım ve hayvancılığın ortaya çıkışında bu türlerin yabani atalarının doğal olarak bulunduğu coğrafyanın önemine dikkati çekmekte ve Neolitik yaşam biçiminin kökeninin bu tür yerlerde aranması gerektiğini vurgulamaktadır. Ona göre Toros Dağları’nın Mezopotamya’ya bakan eşik kesimleri önemlidir ve ilk yerleşimler bu coğrafyada aranmalıdır.

 

Neolitik toplumların köken bölgesinin Mezopotamya ve burayı Levant’tan başlayarak Zagros’lara kadar saran coğrafya olduğu yaygın kabul görünce, bölgede Neolitik Döneme ilişkin çalışmaların sayısı da artar. Buna göre çevresel/iklimsel koşullardaki değişimler, kaynakların kısıtlılığı, artan nüfus baskısı, sosyal rekabet gibi birbirinden farklı ancak kanımızca ilişkili faktörlerin insanların yerleşik ve besin üretimine geçmesinde belirleyici olduğunu ileri süren modeller önerilir.

 

Yakındoğu’daki araştırmaların çoğalmaya başladığı dönemde Levant bölgesinde, sayısal olarak yoğun olan arkeolojik çalışmalar nedeniyle, Neolitik ve öncesine tarihlenen pek çok buluntu yeri ve yerleşim tespit edilir. Bölgeden gelen veriler insanın kabaca MÖ 20-19. binlerde -ki daha eskiye inen tarihler de söz konusudur- tahılları tüketmeye ve daha tanımlı kamp alanlarında yaşamaya başladığını ortaya koyar. Başlangıçta Yakındoğu’nun bu kesimindeki çalışmaların diğer yerlere oranla daha yoğun olması ve Neolitik öncesine tarihlenen kamp yerlerinin ağırlıklı olarak bu bölgeden bilinmesi, özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda, yerleşik yaşama ilk olarak burada geçildiği ve daha sonra çevre bölgelere yayıldığı şeklindeki görüşlerin ileri sürülmesine yol açar. Bununla birlikte bölgenin kuzeyinde Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Irak’ın kuzeyinde, hatta Toros Dağları’nın içlerinde kalan ilk yerleşimlerin tarihleri de Levant bölgesindekiler kadar eskidir. Özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde artan araştırmalar yeni sonuçları da beraberinde getirir. Kuzey kesimdeki bu yerleşmelerin, özellikle de Fırat Havzası içinde kalanların yapısal özellikleri kadar kamusal binaları ve zengin sembolik göstergeleri, güneydekilerden daha kompleks toplumları işaret etmektedir. Bununla birlikte burada Neolitik öncesi toplumlara ilişkin veriler halen eksiktir.

 

Araştırmalarını Mezopotamya’nın kuzey kesimlerinde, dağ eşiği olarak tanımlanan bölgede gerçekleştiren Braidwood, önce Jarmo ardından Çayönü’nde çalışmıştır. Braidwood’a göre bölgenin bu kesimleri tarıma geçişte belirleyici rol oynamıştır. 1948 yılında Jarmo, 1963 yılında ise Çayönü’nde İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı’ndan Halet Çambel ile birlikte başladığı uzun soluklu projelerin arından bir kısmı halen devam etmekte olan başka çalışmalar da yapılmıştır. Özellikle son yıllarda Ilısu Barajı inşaatı nedeniyle gerçekleşen çalışmalar, Dicle Havzası’nda MÖ 9800-8700’ler arasında Neolitik Dönemin ilk aşamalarını temsil eden ve birçok ortak ögeyi barından çok sayıda yerleşmenin olduğunu göstermiştir. Bu yerleşimlerin nasıl adlandırılacağı tartışılan bir konudur, kimi uzmanlar köy terimini kullanır. Köy kavramı esasında bugünün dünyasına ait bir nitelendirmedir. Günümüzde farklı boyut ve düzendeki yerleşim birimlerinin hem fiziksel hem de sosyal bakımdan en küçüğüdür. Tarihöncesi yerleşimleri her ne kadar köy olarak adlandırsak da bunlar küçük yerleşim birimlerini ifade etmezler. Aksine dönemin karmaşık sosyal yapısını yansıtan yerleşme birimleridir.

 

Yukarı Dicle Havzası’nda bulunan Hallan Çemi, Demirköy, Körtik Tepe, Hasankeyf Höyük ve Gusir Höyük kazıları, Şanlıurfa’da Harbetsuvan, Yeni Mahalle, Göbekli Tepe ve Nevalı Çori gibi yerleşimler ile Çayönü Güneybatı Asya genelinde değerlendirildiğinde; Levant, Kuzey Mezopotamya, Güneydoğu Anadolu, Orta Anadolu ve Zagroslar gibi birbirine koşut olarak gelişen bölgelerin olduğunu işaret etmektedir. Çok geniş bir bölgede izlenen ortak parametrelere karşın yerel farklılıklar da belirgindir. Bunları en azından Güneydoğu Anadolu’da yerleşme düzeyinde bile izlemek mümkündür.

 

Yazı: Necmi KARUL

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 69. sayısından ulaşabilirsiniz.