ASSUR’DA DESPOTİK İKTİDARIN POLİTİK ŞİDDETİ

‘Kentin kapısına bir sütun yerleştirdim ve bana karşı isyan eden şeflerin derisini yüzdürüp, sütunu onların derileriyle kaplattım. Kimilerini sütunun içine kapattırdım, bazılarını da kazığa oturtup sütunun etrafına dizdirdim. Kentin içinde birçoğunun derisini yüzdürüp duvarları deriyle kaplattım. Kraliyet memurlarına gelince, kollarını, bacaklarını kestirdim’

Tarih ve sanat; tıpkı ritüeller, kutsal­laştırma ayinleri, cenaze törenleri, mitoslar ya da söylence anlatıları gibi bir iktidar yaratıcısı ve yoğun­laştırıcısıdır. Gerçekten de tarihçi­nin söyleminin, gerçeklik içerisindeki iktidarın hem doğrulanmasını hem de güçlendirilmesini sözlü ve yazılı olarak sağlamak zorunluluğundan yola çıkarak sanatın da böylesi bir işlevi olduğu­nu belirtmek gerekir. Çünkü sanat; günün gerçeği olarak yaşadıklarımıza, insansal pratiğe, topluma ve yaşama sıkıca bağlı olarak oluşan sosyo-estetik bir ilişkidir. Tarihe düşülen görsel kayıtlar olarak yapıtlar; insanların bilinçlerinde, kendi gerçek ya­şamları içinde, gereksinim olarak istekler ve zor­luklarla karşı karşıya kalışlarına bağlı olarak oluş­maktadır. Çünkü imgeler dünyaya ilişkin belli bir bilincin görsel dönüşümleri olarak aynı zamanda insan bilincinin estetik ürünleridir ve maden cev­heri gibi kazılıp çıkarılan şeyler değil, belirli bir sosyo-kültürel ortam içerisinde, belli bir işlev gör­mesi için inşa edilen temsil-nesnelerdir. Ancak es­tetik ilişkilerin tüm ustalığına ve yetkinliğine rağ­men izleyicinin bakışını şiddet imgelerinin politik öznesinden uzaklaştıramayacak göstergeler içeren yapıtlar vardır. Söz konusu olan bu gösterge-yapıt­lar; bir gerçekliğin, olgunun ya da kavramın kendi reel düzleminde değil de başka bir gerçeklik düz­leminde ifade edilmesini sağlayan simge ve işa­retlere sahiptir. Heidegger’in öne sürdüğü ancak Aristoteles ve öğrencisi Theophrastos’a dayanan görüşe göre; sanat yapıtı -insanın öne sürdüğü ve meydana getirdiği anlamındaki- Grekçe ‘tekhne onta’, yapma var-olandır. Bu bağlamda sanat-dı­şı bilginin, (yapıtın betimlediği gerçekliğin) dış dünyanın reel gerçekliği değil, yeniden üretilmiş bir gerçekliğin dönüştürülmüş bilgisi (hakikat) olması nedeniyle sanat eserinde konu değil, an­lamın ön planda değerlendirilmesinin gereklili­ği unutulmamalıdır. Çünkü anlam, bizzat sanat eserinin kendinde olarak, fiziksel-toplumsal bir gerçekliğe dair bir anlamı semiyotik bir bağlılıkla ancak öznel bir bilgi olarak birlikte ortaya koyabi­lir. Gerçekten de birçok önemli tarihsel olay, este­tik biçimlendirme sayesinde insanlığın hafızasına kaydolmuş; sanatsal işçilikle yoğrulması sayesinde de asırlar boyu insanları etkileyebilmiştir. Böyle­likle bir yapıtı oluşturan plastik ve görsel öğelerde sanat dışı alanlara; despotik iktidarın Asyatik ta­rımsal üretimde oynadığı rolü ve politik şiddetin estetik biçimlere yansımalarını; Assurluların anıt­sal yapılarını (Ninova, Assur, Nimrud, Horsabad) süsleyen duvar rölyeflerinde bulmaktayız. Bilhas­sa söz konusu rölyefler, Assur’un yeniden doğuşu döneminde çarpıcı bir boyut taşımaktadır…

 

…Rölyeflerde görülen figürler tıpkı kuklalar gibi kimliksiz, özdeş maske yüzlere sahiptir. Sanki Assur taş oyma (glyptique) ustasının kralına karşı hürmetkâr üslubu, kralın askerleri içinde geçerli olan bir itaatkârlığın insaniyetten uzak bir yansı­masını imlemektedir. Dikkatle bakıldığında ayrı­ca betimlenmiş figürlerde modelin karakteristik şahıslanma özelliklerinin olmadığını, bunun ye­rine figürlerin tamamen dondurulmuş, taşlaşmış olarak yontulduklarını da görmekteyiz. Öyle ki kıyafetlerine kadar aynı olan figürlerin (üzerin­de kitabesi bulunmayan heykelin ya da rölyefin) hangi kralı gösterdiğini tayin etmek zordur…

 

Assurluların bol, ürpertici savaş ve avlanma sah­nelerini tarihçiler nasyonalistik, emperyalistik ve şiddet insanları olarak onaylarlar ve bu konuda fikir birliğine varırlar. Bersani ve Dutoit, modern analojik bir değerlendirme yaparak Assurluların sanatlarında kendilerini yüceltmeleri ile narsis­tik açıdan Hitlerin tavırlarının, iktidarı temsil eden antik liderin narsistik tavrı ile örtüştüğünü vurgulamışlardır. Kral ya da Führer; nasyonal kimliği içerisinde narsisizm ile saldırganlığın gaddarlığıdır. Çünkü narsisizm ile saldırganlık beraberce ve büyük bir yetki ile insanın duygusal yaşantısını yönetirler ve analistler muhtemelen bu gerçeğin ancak çok az farkındadırlar... Narsisizm, nazik bir eşitlikle dengeyi devam et­tirmek için, saldırganlığı gerektirir. Saldırganlık, narsisizmin emrindedir ve hiçbir zaman hizmet­te kusursuzluk etmez.

Assur İmparatorluğu’nda vahşet geleneğinin bir devamlılığı olarak II. Ashur-nasir-pal de, ardın­dan gelen tüm Assur kralları gibi gaddarlıktan zevk alma özelliğine sahipti. Nitekim Daniel Da­vid Luckenbill’in 1926 yılında yayınlanan Assur ve Babil’den Tarihsel Antik Kayıtlar adlı eserinde; isyan edip Yeni Assur Devleti’nin valisini öldüren bir kent hakkındaki kayıtlarda, II. Ashur-nasir-pal’in (M.Ö. 884- 859) mutlak bir güçle yaşam ve ölüm konusunda her şeyi yapabilme yetisini açık­lamaktadır. Yazıtta kralın buyruğuyla gerçekleşti­rilen şiddet dolu eylemler peş peşe sıralanır: ‘Ken­tin kapısına bir sütun yerleştirdim ve bana karşı isyan eden şeflerin derisini yüzdürüp, sütunu on­ların derileriyle kaplattım. Kimilerini sütunun içi­ne kapattırdım, bazılarını da kazığa oturtup sütu­nun etrafına dizdirdim. Kentin içinde birçoğunun derisini yüzdürüp duvarları deriyle kaplattım. Kraliyet memurlarına gelince, kollarını, bacakla­rını kestirdim.’ Ayrıca yirmi beş yıllık bir terör yö­netiminin görsel ve yazınsal vahşet kayıtlarını bı­rakan I. Ashur-nasir-pal (MÖ 1050- 1031), bazen de kulak ve burunları kestirip öbekler oluşturuyor, gözleri çıkartıyor ve fethedilen kentlerin bahçele­rinde ağaçlara ve bağlara, iğrenç ve çürük meyve­ler gibi kesik kafaları bağlatıyordu. Özellikle kötü bir Assur buluşundan söz ederken, yaşayanlardan bir sütun yaptım (!) diyerek canlı esirleri üst üste yığıp, üzerini sıvatıp bir sütun elde ediyordu!... Tüm bu akıllılıkla delilik sınırında gezinen vahşet, Nietzsche’nin öne sürmüş olduğu gibi doğadan değil, iktidar isteminden kaynaklanmaktadır. İk­tidar ise gelişimin doğasında mevcut olan bir olgu olduğundan dolayı, bu her zaman belirli coğrafya­ların ve yerlerin tarihini oluşturmuştur.

Hakan Daloğlu