ÇAYÖNÜ

Çayönü, eski adıyla Kote-berçem, Ergani ilçesinin 7 km güneybatısındaki Hilar köyünün kuzeyinde akan Boğazçay’ın kuzey yakasındaki köyün tarlalarından biridir, 1963 yılının yaz aylarına kadar. Prof. Dr. R. J. Braidwood ve Prof. Dr. Halet Çambel başkanlığında bir ekibin burayı keşfi ve 1964’de kazıya başlamasıyla, üzerinde obsidyen, çakmaktaşı, az sayıda çanak parçası bulunan tarla artık dünyaca ünlü Çanak Çömleksiz Neolitik bir yerleşmeye evrilir. Çayönü’nün Kuzey Mezopotamya’nın kuzeyinde dağlık-tepelik, yaşama elverişli dağ arası ovalar ve yaylalarla bezeli Anadolu içlerini uzanan/yükselen alanda, Dicle Havzası’nda, farklı ekolojik çevre ve hammadde yataklarına sahip coğrafi bölgelerin kesişme noktasındaki konumu, Braidwood’un “Doğal Yaşam Bölgesi”, bir başka anlatımla “bir bölgede tarım ve hayvancılığa başlanabilmesi için tarıma alınacak bitkiler ile evcilleştirilecek hayvanların o bölgenin doğal parçası olması gerekir" hipoteziyle uyumluydu.

“Kültürel Anlamda Hazır Olma” olgusunun ise Çayönü’nde ne kadar gerçek olduğu henüz soru işaretiydi. Nitekim kazı ekibinin ilk beklentisi, tarıma ve hayvancılığa başlamış bir topluluk, basit yapılardan oluşan bir köy, çeşitli işlik yerleri, birkaç mezar ve benzeri bulgulardı. İlk kazı mevsiminde bulunan Saltaşı Yapı, ızgara planlı yapılar, bunu takip eden yıllarda ortaya çıkan belli bir düzen içinde üst üste konumlanmış Hücre Planlı Yapılar, hele içinde stilize insan yüzü kabartmalı tekne parçası bulunan Terrazzo Yapısı ile bakırdan takılar ve küçük bizler ekibin beklentilerinin çok üzerindeydi. Bu bulgular Kuzey Mezopotamya dağ-eşik bölgesindeki Neolitik bir köy için “fazla gelişkindi”. 1960-70’li yıllarda öncelikle Kuzey Mezopotamya Neolitiği fazla bilinmiyordu, ikincisi Güneydoğu Anadolu bölgesi uzun yıllardır her türlü araştırmaya kapalı olduğu için bu bölgeyle ilgili bir öngörüde bulunmakta da zordu. Ancak Çanak Çömleksiz Neolitik’te çok ilginç bulgularla karşılaşacağımızın ve Yakındoğu Neolitiği üzerine teorik bazdaki birçok hipotezin yerle bir olacağının ilk habercisi 1952-58 yıllarında Jericho’yu (Tell es Sultan) kazan Kathleen Kenyon’dı. Kenyon 1957 yılında Neolitik sürecin oldukça uzun bir zaman dilimine yayıldığını, kendi içinde Çanak Çömlekli ve Çanak Çömleksiz olarak ikiye ayrıldığını ve her iki evrenin de A ve B olarak ayrılmasının yanı sıra birçok alt evre içerdiğini yazmıştı. Ayrıca, o yıllardaki bütün görüşleri yerle bir eden ve hararetli tartışmalara yol açan “Neolitik Kent” kavramından artık söz edilmesi gerektiğini de ileri sürmüştü. Bugün Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmeler için “küçük köy”, “orta boy köy”, “mega köy” tanımlarını kullanmak gayet olağan karşılanmakta.

 

1950’li yıllardan sonra gerek Levant’ta gerekse Kuzey Mezopotamya’nın hem ovalık kesiminde hem de dağ-eşik bölgesinde çok sayıda Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşme saptandı ve bazıları kazıldı, ki bunlardan Göbekli Tepe MÖ 10.000’lerde Kuzey Mezopotamya’da yaşayan insanların kapsamlı bir örgütlenme modeline sahip olduklarını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. Ortaya çıkan tabloda Çanak Çömleksiz Neolitik A’da (PPNA) ortak bir kültüre sahip birbirleriyle iletişimde olan avcı toplayıcı birçok grubun varlığı söz konusu olmakla birlikte her yerleşmenin, aynı havza içinde bile, kendine özgü özellikler taşıdığını görmekteyiz. Örneğin, Dicle Havzası’nda, Hasankeyf Höyük’teki derin üzeri toprak sıvalı taş çeperli çukur barınakların benzerleri Güzir Höyük (Siirt/Botan) ve Körtik Tepe’de (Bismil) mevcutken Çayönü’ndeki topluluk yakın çevrede bol miktarda taş olmasına karşın uzun süre çukur tabanlı barınaklarını dal örgü üzerine kil sıvayarak yapmayı tercih etmiş. Benzer durum mezar geleneklerinde görülmekte, sözü edilen yerleşmelerdeki barınaklarda bol hediyeli mezarlar, özellikle takılar ve bezekli taş kaplar mevcutken, Çayönü’ndekilerde mezar yok ve bezekli taş kaplarla da karşılaşmıyoruz. Yontma taş endüstrisi öncelikli olmak üzere diğer kullanım araç ve gereçleri Çayönü’nün avcı-toplayıcı ilk yerleşimcilerinin Kuzey Zagroslar üzerinden geldiğini ya da bu geleneğe sahip bir topluluk olduklarını işaret etmektedir ancak bugüne kadar Çayönü PPNA evresi benzeri bir yerleşme bulunmadı.

 

PPNA’dan PPNB’ye geçiş döneminde gerek Kuzey Mezopotamya’da gerekse Levant’ta birçok yerleşmenin terkedilmesi ilginç bir olgudur. Örneğin, Hasankeyf Höyük, Körtik, Jerf el-Ahmar, D’jade, Nemrik, Qermez Dere… Buna karşılık Çayönü’ndeki topluluk, köylerinin sık sık taşkınlar, seller ve olasılıkla uzun yağışlı mevsimler nedeniyle sular altında kalmasına rağmen özgün bir çözümle, dünyadaki “ilk radyal temelli yapılar” olarak da nitelendirebileceğimiz, yapıların taban seviyelerini birbirine koşut taş dizileriyle zeminden yukarı bir seviyeye taşıyarak yerleşmelerini terk etmemişlerdir.

 

İşlevsel olarak bölümlendirilmiş Izgaralı Yapıların, ızgara biçimli alt plandan bağımsız, yer yer dikmelerle desteklenen, kamış demetleri veya ince dallardan “geleneksel” şekilde örülmüş üst örtüleri iç kullanım alanını büyütmüştür. Üst örtünün yarı-çukur barınaklardaki gibi kille sıvanmaması yağmur sularının kolayca akarak yapıya yük bindirmemesiyle ilişkili olmalıdır. Yapılar hem konut hem de bugünkü “home office” kavramıyla karşılaştırabileceğimiz “ev içi atölyeleri”dir. Bu yapılarda günlük uğraşların yanı sıra deri ve ahşap işçiliği, dikiş dikme, değişik malzemeden süs eşyalarının üretimi ile Çanak Çömleksiz Neolitikte ayrıcalıklı bir yere sahip, Çayönü’nün en eski bakır boncukları, bizleri ve halkaları soğuk dövme veya ısıtılarak iki farklı teknikle biçimlendirilmiştir. Bu veriler, Çayönü mevkiinin, buraya yerleşmiş avcı-toplayıcılar için, doğal çevreyle bütünleşen ve sorunlara başka bir yere taşınmadan çözüm bulmanın getirdiği özgüvenle vazgeçilmez sürekli bir yerleşmeye dönüştüğünün göstergesidir. Bu aşamada gerek köy gerekse yapı içi düzenlemeler farklı bir “planlama” sürecine girer. Yapıların duvarlarına hediye bırakma, bu çerçevede yapıların “kimlik” kazanmasıdır.

 

Yerleşikliğin bir diğer simgesi yerleşmenin ilk özel yapısı, tabanı geniş yassı taşlarla kaplı dikdörtgen planlı Saltaşı Döşemeli Yapı’nın inşasıdır. Bu dönemden itibaren “kimlikli yapılar ölünce törenle gömülürler”. Yapıların gömülmesi işlemini, Çayönü yerleşimcilerinin hafızasında yer-yurt edinme olgusunun süreklilik kazandığını, dolayısıyla yapıların da artık o topluluğun bir parçası bir ruhu olduğunun benimsenmesi ve aynı zamanda doğayla sembolik bütünleşme sürecinin bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. 

 

Yazı: Aslı Erim ÖZDOĞAN 

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 69. sayısından ulaşabilirsiniz.