İLK KÖYLER VE İLK KÖYLÜLER

Uygun barınma ortamı insan ve diğer canlılar için temel bir ihtiyaçtır. Doğal etmenler ve diğer canlıların tehdidinden korunma güdüsü bu ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bundan ötürü pek çok canlı için geceyi açık alanda geçirmek yerine korunaklı bir alan bulmak, beslenmek kadar önem taşımaktadır. İnsan gibi dış tehditlere karşı sınırlı bedensel donanıma sahip canlılar, bu tehditleri savuşturma arayışlarına girişmiş ve toplumsallık (socialitas) bazı canlılar için zorunlu bir tercih olmuştur. 17. yüzyılın tanınmış hukukçularından Samuel von Puffendorf’a (1632-1694) göre insan doğası gereği toplumsal olmaya eğilimli (sociabilis) bir varlıktır. Bu nedenle toplum ve insan doğası ayrılmaz bir yapı göstermektedir.

Kan bağı ile birbirine bağlı topluluklar için dıştan gelebilecek tehditlere karşı en ideal barınak/korunak uzun süre mağaralar olmuştur. Böylelikle, hem iklimsel hem de diğer canlılardan gelebilecek olumsuzluklar önemli ölçüde giderilmiştir. Özellikle kendi başına bu tehditlere karşı koyma imkânı bulamayan bebek ve çocuklar ile topluluğun yaşlı ve engelli bireyleri bu toplumsallık çerçevesinde kendilerini güvende hissedebilmekteydi.

 

İnsanoğlunun kalabalık topluluklar halinde mağarada geçirdiği yüz binlerce yıl süresince zaman adeta durmuş gibidir. Dışarıdan bir etki gelmediği sürece yaşamda bir yenilik pek gözlenmemektedir.

 

On binlerce yıl, çoğu kez aynı mağara içinde, benzer yaşam modeli ve buna uygun taş alet kullanımı devam etmiştir. Bundan hareketle insanoğlunun gerçekte muhafazakâr olduğu, zorlayıcı bir dış etki olmadıkça değişeme kapalı biyolojik bir canlı olduğu dile getirilebilir. Elbette bu konu tartışmalıdır. Fakat eldeki arkeolojik veriler bu tür yorumları çoğu zaman haklı çıkartmaktadır.

 

İnsanoğlunun yaşam biçimindeki köklü değişimin altında ne yattığı, konunun uzmanları arasında uzun zamandır tartışılmaktadır. 19. yüzyılda, başta İskandinav araştırmacılar olmak üzere, bazı Batılı uzmanlar çevresel faktörlerin önemine vurgu yapmışlardır. Bir taraftan o zamanlar bilime egemen olan Kutsal Kitap öğretileri, diğer taraftan bizzat alanda gerçekleştirilen araştırmaların sonuçları, aynı zamanda hararetli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Avrupa’da yaşanan Aydınlanma süreci araştırmacıların fikirlerini daha özgürce diler getirmelerine, özellikle düşüncenin önünde önemli bir kısıtlayıcı olarak görülen Kutsal Kitap öğretilerinin göz ardı edilerek veriler üzerine odaklanılmasına fırsat vermiştir.

 

İskandinav arkeoloji ekolünün 19. yüzyıl boyunca arkeolojinin tarihöncesine odaklandığı ve bu konuda Batı’da öncü rol üstlendiği görülmektedir. Aslen bir zoolog olan Sven Nilsson (1787-1883) sadece “tipolojik” değil, “kültürel” evrime de inanan bir araştırmacıydı. Kendisi, meslektaşı ve “Üç Çağ” (Taş, Tunç, Demir) sisteminin isim babası Christian Jurgensen Thomsen’den (1788-1856) farklı olarak teknolojinin evriminden ziyade geçim ekonomisinin gelişimiyle daha fazla ilgilenmiştir. Tek yönlü doğrusal bir evrimin savunucusu olan Nilsson, Kuzey Amerika, Kuzey Kutup ve Pasifik adalarından elde ettiği etnografik bazı örneklerin Kuzey Avrupa için de uyarlanabileceğine inanmaktaydı. Böylelikle 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Avrupa bilim çevrelerinde tartışılan “teknolojinin evrimi” ile “geçim ekonomisinin evrimi” kuramları Nilsson tarafından birleştirilmiştir. Bunun yanında günümüzde kullanılan Tarihöncesi terimi ilk kez Nilsson tarafından İsveç dilinde Förhistorie şeklinde literatüre kaydedilmiştir.

 

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihöncesine ilgi artmaya başlamış, Avrupa’nın farklı ülkelerine mensup araştırmacılar birbiri peşi sıra konu hakkında yeni terimler ve tanımlar öne sürmüştür. Bu tanımlardan bazıları aradan geçen yaklaşık iki yüzyıla rağmen hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bunlar arasında İngiliz araştırmacı John Lubbock tarafından 1865 yılında yayımlanan Prehistoric Times başlıklı kitabında taş aletlerin üretim biçiminden hareketle Taş Çağı ikiye ayrılmıştır. Lubbock, yontma taş endüstrisinin egemen olduğu zaman dilimini Paleolitik (Eski Taş), sürtme taş için ise Neolitik (Yeni Taş) terimini önermiştir. Kendisi bu çağların genel özellikleri hakkında da bazı önerilerde bulunmuştur. Bu yapılırken kendisinin yaşadığı dönemdeki veriler ve bunlar üzerine yürütülen tartışmalar esas alınmıştır. Lubbock’un kitabında Neolitik için belirlediği ölçütler arasında “barınak” önemli yer tutmaktadır. Kendisi, mağara dışına çıkmış olan insanın Neolitik Çağda kendi barınağını inşa ettiği, yanı sıra tarımsal etkinlikler gerçekleştirdiği ve en önemlisi besinleri kaynatmak için pişmiş topraktan kap-kacak üretildiğini ileri sürmüştür.

 

Tanımı yapıldıktan sonra ortaya çıkan bir diğer önemli soru ise Neolitik Çağın nerede ve ne zaman başladığıdır. Bu sorunun cevabını 19. yüzyılda arayan en tanınmış simaların başında İsveçli arkeolog Gustaf Oscar Montelius (1843-1921) gelmektedir. Montelius’a göre tarihöncesinde kültürel gelişim Yakın Doğu’da ortaya çıkmış ve gelişim tamamlandıktan sonra, Balkanlar ve İtalya üzerinden Avrupa’ya taşınmıştır. Avrupa’nın diğer coğrafyalarıyla karşılaştırıldığında tarihöncesinde Güneydoğu Avrupa’nın kültürel değişim düzeyi her zaman daha öndeydi. Bunun temel nedeni ise Güneydoğu Avrupa’nın gerçekte Yakın Doğu’nun bir yansıması oluğuna inanan Montelius, Yayılmacılık (Diffusionism) olarak tanımlanan akımın öncülerindendir. Kendisi yaşadığı dönemde Ex Oriente Lux (Işık Doğu’dan Yükselir) görüşünün en seçkin savunucularından birisidir. Zamanında Montelius’a en güçlü destek Kutsal Kitap arkeologlarından gelmiştir.

 

Yazı: Halil TEKİN

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 69. sayısından ulaşabilirsiniz.