ANADOLU´NUN İLK KÖYLERİNDE ŞİDDET

Şiddet; fiziksel kuvvetin, yani gücün, istemli bir şekilde uygulanarak kişinin kendisine, başkasına, bir gruba, hatta başka canlılara zarar vermesi, kendisi ya da diğerlerini yaralaması ya da öldürmesidir. Şiddet canlıların bir kısmında görülür. Söz gelimi, primatlarda üreme aktiviteleri esnasında, özellikle erkekler arasında yaralanma veya ölümle sonuçlanan kavgalar gerçekleşebilir. Primat takımının insan dışındaki diğer üyelerinde, örneğin şempanzelerde, kolobus maymunları başta olmak üzere çeşitli hayvanları organize şekilde avladıkları partileri sıklıkla gözlenmektedir. Kalıtsal olarak atalarımızdan bizlere aktarılan bir durum olmasa da şiddet, insan davranışının önemli bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, şiddet, 15 ile 45 yaşları arasında gerçekleşen ölümlerin en yaygın nedenidir. Bu sebeple, kökeni, tipleri ve insan davranışı ile ilişkisi bakımından şiddet, bilim camiasını uzun süredir meşgul eden tartışma konularından birisidir.

İnsanın davranışsal ve kültürel tarihinde önemli dönüşümlerden birisi Neolitik’tir. Günümüzden 12.000 ila 7.000 yıl öncesindeki bir zaman diliminde aşamalı olarak gerçekleşen bu süreç boyunca bazı insanlar hareketli avcı-toplayıcı geçim örüntüsünü sürdürürken, diğerleri yıl boyu belirli merkezlerde sürekli konakladıkları köyler kurmuşlardır. İlk köyler olarak bilinen bu yerleşmelerde daimi barınaklar inşa etmişlerdir. Yaşadıkları barınakların tabanlarının altlarına, evlerin duvarlarına, avlularına ölülerini gömmüşlerdir. İnsan topluluklarının ideolojilerini ve uyguladıkları ritüelleri kökten etkileyen Neolitik dönüşümde en dikkat çeken değişimlerden biri besin üretimidir. İnsanlar doğanın sağladıklarını tüketmeye devam etseler de koyun, keçi, domuz ve sığır gibi çeşitli hayvanları ile buğday, arpa, bezelye ve fiğ gibi bitkileri tarıma almış, onların genetiğine müdahale etmiş, seçilime uğratmışlardır. Diğer bir deyişle, doğanın sağladıklarına ek olarak, ihtiyaçları olan besinleri üretmeye başlamışlardır. Hasadı yapılan dayanıklı besinleri saklamak ya da biriktirmek için yöntemler geliştirip, silolar inşa etmişlerdir. Bu tür değişimlere konu olan Neolitik Dönem esasında ölüm, yaşam, üretim ve yeme-içmenin etrafında dönen bir takım ritüelleri içine alan kültürel bir dönüşümü de temsil etmektedir. Bu dönüşümde, hayvanlardan elde edilen ikincil ürünler ve çanak-çömlek üretimi daha sonraki dönemlerde insan yaşamında önemli bir yer işgal etmeye başlamıştır.

 

Neolitik topluluklarda insan hareketliliği, yani mobiliteyi araştırmak toplulukların birbirleriyle karşılaşma sürecindeki davranışlarını ve olayları anlamak için önemlidir. Örneğin ilk köy topluluklarından olan Körtik Tepe’de insan dişleri üzerinde yürütülen stronsiyumun izotop analizleri avcı, toplayıcı ve balıkçı olmalarına karşın, bu insanların içinde yaşadıkları coğrafi çevreyi aşacak kadar geniş bir hareketliliğe sahip olmadıklarını göstermiştir. Bu insan toplulukları, hareketli avcı-toplayıcıların tersine, belirli merkez etrafında yoğunlaşan yaşamlarıyla insan ile çevre arasındaki ilişkilerin ve ideolojilerin önemli bir dönüşüm geçirmesine yol açmıştır.

 

Bu dönüşümde insan topluluklarının yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca aynı yere, öncekinin üstüne ya da yakınına kendi barınaklarını inşa ederek, yaşamlarını sürdürdükleri mekânlar ile sosyal bir ilişki kurmaları önemli bir yer tutar. Böylece yaşanılan yere, sonraları belki de ekim-dikim yapılan arazilere aidiyete ilişkin, yaratılan tarihe dayalı yeni bir ideolojinin geliştiğini düşündürmektedir. Mülkiyetle ilişkili dönüşüm aynı köyde ya da çevre köylerde yaşayanların birbirleriyle ilişkilerini nasıl etkilediği önemli bir sorundur. Yerleşik olanlarla, çevrede gezinen, hareketli avcı-toplayıcılar arasındaki ilişkiler nasıldır? Dostane mi? Yoksa sorunlu, şiddet içerecek bir biçimde mi? Bu sorulara verilecek yanıtlardan bir bölümü insan kemiklerinde saklıdır. Bu yazı, kısaca Neolitik dönüşümde insan topluluklarında grup içi ve gruplar arası ilişkilerin nasıl olduğunu, onların kemiklerine yansımış şiddet izlerini ele alarak irdelemektedir.

 

İlk köy yerleşmelerinde şiddetin mevcudiyeti hususunda iki tezat görüş vardır. O. Bar-Yosef, M. Nicola- Teschler, M. Roosenberg, L. Clare, H. G. Gebel gibi bazı araştırmacılar, çeşitli silahların yayılımı, muhtemel sur kalıntıları ve yaşam alanlarındaki yanmış katmanları olası kanıtlar olarak ön plana çıkararak şiddetin yerleşik yaşama geçişle birlikte Avrupa ve Ortadoğu’da endemik bir hal aldığını kabul etmektedir. Buna karşın, benim de aralarında yer aldığım M. Özdoğan, R. Bernbeck ve I. Hodder gibi bazı araştırmacılar ise Neolitik süreçte insan toplumlarında şiddetin “endemik” olduğunu gösteren kanıtların yeterince ikna edici olmadığını önermektedir.

 

Bu dönemde şiddetin mevcudiyetini gösteren delillere nerelerden ulaşabiliriz? Bunlardan ilki materyal kültür üzerinde sürdürülen araştırmalara dayanmaktadır ve bu veriler şiddeti yansıtabilecek ikincil kanıtlar olarak değerlendirilmektedir. İkincil kaynaklar Ortadoğu’da organize bir şiddetin varlığını gösteren kanıtlar sağlamamıştır. Ancak, Ortadoğu’dan Jerf el Ahmar, Jebel Shaba, Wadi Mataha, Tell el Kerkh ve Abu Hureyra gibi ilk köy yerleşmelerinde yapılan kazılardan ele geçen insan kalıntıları üzerinde yürütülen çalışmalarda, bazı tekil örnekler dışında şiddetin doğrudan izini taşıyan iyileşmiş ya da kişinin ölümüne yol açmış yaralanma izlerinin yaygın olmadığı görülmüştür. Dahası bunlar ve diğer yerleşmelerde sur duvarları yoktur, yakılmış, yıkılmış yapılarla karşılaşılmamış, yapıların altında kalmış insan kalıntılarına da rastlanılmamıştır.

 

Yazı: Yılmaz Selim ERDAL

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 69. sayısından ulaşabilirsiniz.