62. Sayı - ÇAĞLAR BOYU DEĞİŞMEYEN İNANÇ VE RİTÜELLER

İnanç ve ritüel konusunu ele aldığımız bu sayıda, Anadolu’nun binlerce yıllık inançsal zenginliğinin çağlar boyu nasıl iç içe geçtiğini, inancın ve onun eylemsellik hali olan ritüel uygulamaların toplum, yönetim ve bireyler tarafından nasıl kullanıldığını, manipüle edildiğini ve dönüşüm geçirdiğini görüyoruz.

Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Numan Kurtulmuş, özel sektörün arkeolojik alanlarda kazı yapabilmesi için bir düzenleme yaptıklarını, bu düzenleme ile özel sektörün arkeolojik alanlarda önce kazı yapacağı, sonrasında ise arkeolojik alanı bir “işletme” olarak çalıştırabilecekleri bir “kaz-işlet” modelinin hazırlandığını ifade etti. Yapılması planlanan bu düzenlemenin, insanlığın ortak mirası olan Anadolu’nun arkeolojik ve kültür değerlerinin bilimsel ve kavramsal olarak anlaşılması için pozitif bir katkı sağlayamayacağını, aksine bu düzenleme ile hem arkeolojik bilginin yok olacağını hem de arkeolojik alanlarda geri dönülemez, onarılamaz tahribatlara yol açacağını belirtmek gerekir. Arzumuz bu tür düzenlemelerden bir an önce vazgeçilmesi ve arkeolojinin daha öncelikli sorunları, talepleri ve amaçları için destek sağlayan, katkı yapan ve önünü açan bir anlayıştan yana olunmasıdır.

 

İNANÇLAR VE RITÜELLER

 

Hitit Krallığı kurulduğunda, kendisinden önce o topraklarda yaşamış olan Anadolu’nun erken halkı Hattilerin kültürü ve inancı bir anda yok olup gitmedi. Sonrasında Balkanlardan göçüp gelen Frigler Anadolu’ya yerleştiğinde ve Hitit İmparatorluğu çöktüğünde, Hitit halkının kültür ve inancı da yok olup gitmedi. Anadolu toprakları, Bizans ve Osmanlı’ya kadar hiç aralıksız yüzlerce yıl yerleşim gördü. Osmanlı İmparatorluğu kurulurken Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) halkı İstanbul surları içinde yer alan bir avuç insandan ibaret değildi elbette. Anadolu’da güçlü bir Hıristiyanlık inancı ve kendini Romalı olarak gören bir halk yaşıyordu. Anadolu halkı zamanla Osmanlı’nın ve Müslümanlığın bir parçası haline gelerek, binlerce yıllık birikimini bir sonraki kültürle paylaştı ve devam etti. Anadolu halkları, yeni gelen iktidar ve yönetim karşısında kendini hiç bir zaman ötekileştirmedi. Yeni halk ve yönetim ile zamanla kaynaştı ve varlığını onun içinde eriterek sürdürmeyi bildi. Bu nedenle, bugün bile nereden geldiğimizden çok, Anadolulu olmanın ve bu coğrafyanın kadim kültürleri ve tarihinin bir parçası olmanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

 

İnanç ve ritüel konusunu ele aldığımız bu sayıda, Anadolu’nun binlerce yıllık inançsal zenginliğinin çağlar boyu nasıl iç içe geçtiğini, inancın ve onun eylemsellik hali olan ritüel uygulamaların toplum, yönetim ve bireyler tarafından nasıl kullanıldığını, manipüle edildiğini ve dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. İsimler değişse de inançların içindeki özün nasıl aynı kaldığını, ritüellerin birbirini nasıl kopyaladığını ve devam ettiğini görmek hem şaşırtıcı hem de heyecan verici. Bu, aynı zamanda inanç ile kültürün birbiri ile kolay ayrıştırılamayacağını ve özellikle Anadolu’da, binlerce yıllık büyük bir zincir ile birbirine bağlı olduğunu görmemiz açısından oldukça önemli. Ve elbette, binlerce yıl boyunca kültürü, inancı, ritüelleri besleyen en önemli "özne”nin doğrudan doğanın kendisi olduğunu belirtmek gerekir. Doğa, insanın olduğu kadar kültür ve inançların da ortaya çıkmasında ve içerik bakımından zenginleşmesinde en önemli dayanak noktası. Bu öylesine güçlü bir dayanak ki bugün insanın neden doğaya karşı bu denli sert ve acımasız olduğunu anlamak oldukça zor.

 

İyi okumalar.