LİKYA YOLU: TÜRKİYE´NİN İLK KÜLTÜR ROTASI

Kırmızı-beyaz renkte işaretlenmiş ve yön tabelaları yeşil-sarı renkte belirlenmiş Likya Yolu, Türkiye´nin ilk kültür rotasıdır. 1999 yılında açılan rota, Likya’nın günümüze ulaşabilmiş olan devlet yollarına kadar uzanır. Yılda 20-30 bin civarında bir insan grubunun yürümesine rağmen, yasal yükümlülük yetersizliğinden dolayı 540 kilometrelik bu yol henüz tam olarak koruma altına alınamamıştır.

 

Günümüzde özellikle Türkiye dışında çok bilinen bir marka olan Likya Yolu (Google’da Likya Yolu aramaları İngilizce 640.000, Almanca 150.000, Türkçe 590.000 civarında) birçok aileye sürdürülebilir bir konaklama ya da işletme açısından pansiyonlar, kafeler ve rota boyunca ulaşım hizmetleri sunmaktadır. Likya Yolu’nu oluşturan eski yolların ve bu yollar etrafında yer alan tarihi eserlerin korunmasını sağlamak için, rotayı yöneten Kültür Rotaları Derneği, periyodik olarak bazı alanların kayıt altına alınması için koruma kurullarına başvurmak zorundadır.

 

Likya Yolu 1999 yılında kurulduğunda, hiç kimse 20 yıl sonra Türkiye turizminin hızla gelişeceğini ve Koruma Kurulu, Orman Bakanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arasında idari çakışmalar nedeniyle bu rotanın çok fazla aksaklığa maruz kalacağını tahmin edemezdi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın (sürdürülebilir yürüyüş turizmini kabul etmeyen) 2023 Turizmi Geliştirme Planı’na ek olarak, il kalkınma ajanslarının turizm planları ve Orman Bakanlığı’nın eko-turizm planlarına sadece dört çalışanı olan bir STK’nın da ayak uydurması bu nedenle imkansızdır. Türkiye’de yirminin üzerinde kültür rotasının varlığı ve daha fazlasının gelişmekte olduğu gerçeği göz önünde bulundurulursa durum biraz karışık görünür. Bir kısmı resmi olarak kalkınma ajansları tarafından desteklenip finanse edilirken bir kısmı da özel girişimler sonucunda oluşmaktadır. Bu özel girişimlerin birçoğu herhangi bir resmi standarda dayanmadan, işsizlik veya sürdürülebilirlik kaygısı olmadan ilerlemektedir. Çoğu yakında unutulacaktır. Kültür Rotaları Derneği, standartları belirlemek ve bu rotaların tanıtımını yapmak için elinden gelenin en iyisini yapmaktadır, ancak bazen sürpriz bir şekilde başarısız olur.

 

1989 yılında Türkiye’ye taşındım çünkü eski Likya yollarına aşık olmuştum. O zamanlar bu antik yolların Türkiye’nin hemen hemen her yerinde bulunabileceğini bilmiyordum. Likya sahili ve dağlarında iki haftalık yürüyüş, beni her çalının altında uzanan bir lahite, küçük kulübelerin duvarlarına yerleştirilen arşitrav parçalarına ve her derenin etrafına kırık parçaların dağıldığı bir tarihe götürmüştü. Bu antik yollara, tepe doruklarına veya dağlık burunlara dağılmış olan yerleşimlere ulaşmak veya önemli dere geçişlerini korumak için imkansız gediklere tırmandım, taş yığıntısıyla örtülü yamaçları ve vadileri geçtim. 1989’da haritalar yoktu (askeri haritalar hala gizliydi), GPS yoktu, Google Earth yoktu ve Stadiasmus Patarensis önemli bir buluntuydu ama henüz araştırılmamıştı.

 

Yazı: Kate CLOW

 

Yazının Tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisinin 72. Sayısından Ulaşabilirsiniz!