PERGAMON SUNAĞI

Hıristiyanların Aziz Yuhanna’sının “Vahiy”inde geçen kısa bir anlatımda “Şeytanın Tahtı” olarak anılan Pergamon Sunağı, gözden kaçırılmaması gereken bir öneme sahiptir. Vahiy’de Yuhanna (2.13-16), Anadolu’daki yedi Hıristiyanlık cemaatinden biri olarak gösterdiği Pergamon’da “Şeytanın Tahtı”nın bulunduğundan bahseder.

 

Pergamon  Büyük  Sunağı,  Berlin’deki Bergama Müzesinde (Pergamon Museum) önemli eksiklikleri ile sergilendiği halde, muhteşem görüntüsüyle tüm modern sanat kitaplarında hak ettiği yerini alır. Buna rağmen antik dünyada birkaç küçük ifadenin dışında pek fazla bahsedilmeyen eserlerden biri olması şaşırtıcıdır. Bu küçük ifadelerden biri, Pergamon Sunağı’na “Şeytanın Tahtı” unvanını kazandıracak olan Hıristiyanların Aziz Yuhanna’sının “Vahiy”inde geçen kısa bir anlatımda yer alır ve gözden kaçırılmaması gereken bir öneme sahiptir. Vahiy’de Yuhanna (2.13-16), Anadolu’daki yedi Hıristiyanlık cemaatinden biri olarak gösterdiği Pergamon’da “Şeytanın Tahtı”nın bulunduğundan bahseder. Gerçekten de uzaktan bakıldığında bir taht siluetine benzeyen Pergamon Sunağı’nın şeytan ile özdeşleşmesi ise sunağın etrafını dolanan yeraltı tanrılarına karşı tanrıların son mücadele sahnelerinden dolayı olmalıdır.

Antik ismi ile Pergamon, modern ismi ile İzmir’in bir ilçesi olan Bergama, antik dönemin en gözde şaheserlerinden biri olan “Büyük Sunağı”, yaklaşık 2 bin 200 yıl topraklarında saklayabilir, ta ki 1869’da Osmanlı Devleti hesabına İzmir’den Dikili’ye giden demiryolu inşaatını yapan Alman mühendis Carl Humann, Pergamon’da daha öncesinde gördüğü bazı heykeltıraşlık parçalarını Berlin’e taşımaya başlayana kadar... Carl Humann, bir  mühendis  olmasına  rağmen  Anadolu’yu gezen bazı Alman bilim insanlarına, 1871’de Pergamon’da gördüğü bazı önemli heykeltıraşlık parçalarından bahseder ve bu parçalardan bazılarını Berlin’e gönderir. Bu heykeltıraşlık parçalarının Berlin’deki Klasik Arkeoloji uzmanlarının dikkatini çekmesi üzerine Osmanlı Devleti’nden bazı özel izinler alınarak, Carl Humann tarafından 1878’de kazı çalışmaları yapılmaya başlanır.

Çalışmalar esnasında çıkarılan altın gibi değerli şeylerin, Osmanlı Devleti’ne verilmesi diğer çıkarılan her şeyin götürülmesi üzerine yapılan anlaşma ile Carl Human, Pergamon’da yaptığı kazılar süresince bulduğu tüm heykeltıraşlık kalıntılarını Berlin’e gönderir. Osmanlı Devleti hem Berlin’e götürülen eserleri görmemiş hem de götürülmesine göz yummuştur. Amaç, Berlin’in, Paris’teki Louvre Müzesine ve İngiltere’deki British Museum’a sanatsal olarak yetişebilmesi için, sanatsal eserlerin Anadolu’dan taşınmasıdır. Bunu fazlası ile yapan Berlin Müzesi, dünyanın önde gelen müzeleri arasında yer almayı başarmış görünmektedir.

Pergamon Sunağı’nın bu kadar önemsenmesine sebep olan, hem iç hem de dış cephesinde yer alan yüksek kabartma Hellenistik heykeltıraşlık betimlemeleridir. Eser, Berlin’deki bilim insanları tarafından ilk görüldüğünde, üslupsal özelliği nedeni ile barok olarak Rönesans sanatına atfedilir. Özellikle Avrupalıların ilk kez karşılaştıkları bu tür eserler Rubens’in ve Alman Shlüter ile Michelangelo’nun Rönesans baroğuna stilistik olarak çok benzemektedir. Fakat Pergamon kalıntılarının kronolojik olarak Hellenistik Döneme ait olduğu anlaşılınca, stilistik olarak arkeoloji literatürüne “Antik Barok” olarak geçer.

Pergamon Sunağı'nın iç kısmında yer alan heykel kabartması, Pergamon’un efsanevi kurucusu Telephos’un hayat hikayesidir. Telephos, Pergamon’un efsanevi kurucusu Attalosların mitolojik atasıdır. Telephos yarı ölümlü tanrı Herakles’in oğludur. Herakles Tegea kralının kızını hamile bırakır ve Tegea’dan gider. Kehanete göre kralın bir torunu olacak ve kralı öldürerek yerine geçecektir. Kral kızının hamile kaldığını anlayınca doğan bebekten kurtulmak için bebeği bir sepete koyar ve denize bırakır. Bu doğan bebek Telephos’tur. Sepet Anadolu’nun Mysia (İzmir ile Çanakkale arası) kıyılarına ulaşır. Telephos ilerleyen yıllarda Mysia’nın kralı olur ve Truva Savaşı’nda Truvalıların yanında yer alır. Akhilleus’u yaralar ve kahinlerin dediğine göre ancak Telephos’tan yardım isteyerek yaranın iyileşmesini sağlar. Telephos’un bu mitolojisinden dolayı Pergamon’u kuran efsanevi kral olduğu kabul edilir. Sunağın iç cephesinde Telephos’un hayatının anlatılmış olması da bu nedenledir. Bazı bilim insanları, sunağın iç avlusundaki bu güçlü anlatım ve tarihsel özdeşleşmeye istinaden, Attalosların kurucu hanedanlıklarına büyük bir övgü ve gönderme yapıldığını söylerken sunağın da Telephos’a adanmış bir kült yapısı olduğunu belirtmişlerdir. Bu şekilde Pergamon’un gerçek kurucuları olan Attalos hanedanlığı tanrılaştırılmış olmalıdır.

Sunağın dış cephesinde ise, mitolojik bir anlatım, Gigantomakhia (Gigant Savaşı - Devlerle Savaş) sahnesi yer alır. Gigantomakhia, diğer mitolojilerde de olduğu gibi, Yunan mitolojisinde anlatılan evrenin oluşumuyla bağlantılı olarak düşünülür. Evren ilk olarak Kaos olarak adlandırılan bir boşlukla başlar. Bundan sonra kendi kendine oluşan ilk tanrıça Toprak Ana Gaia meydana gelir. Gaia, üremek için Gök Tanrısı Uranus’u (gökyüzü) doğurur. Yunan mitolojisinde birinci kuşak olarak bilinen bu sürecin ikinci kuşağını bu tanrıların birleşmesinden doğan çocukları oluşturur. Mitolojide gigantlar, Tanrı Kronos’un evrene sahip olmak için öz  babası Uranus’un hayalarını kesmesi sonucunda toprağa düşen kötü kan damlalarından döllenen, Toprak Ana Gaia’dan doğan çirkin görünüşlü tanrılar kuşağıdır. Biçimsiz, canavara benzeyen yaratıklar olan gigantlar, diğer tanrılardan farklı olarak her zaman düzeni tehdit eden tehlikeli yaratıklar olarak düşünülürler. Gigantlarla tanrıların savaşı, aslında düzeni korumak ve evrenin geleceğini, kaosu engellemek içindi. Bu nedenle antik dönemde düşmanlara karşı kazanılan zaferlerden sonra, düşmanı gigantlara benzetmek politik olarak gelenek haline gelmişti. Böylece za- feri kazananlar da tanrısal bir kimlikle anılacak ve soyları tanrılar kuşağına dayandırılacaktı.

Pergamon Sunağı’ndaki politik sanat da, erken dönemlerden beri sürdürülen bir alegori sanatı olmalıdır. Bu alegori, antik dönemde görünüşleri, yaşam şekilleri ve mevcut düzeni tehdit etmeleri ile gigantlara benzetilen Galat savaşçılarına karşı kazanılan bir mücadelenin yansıması niteliğindedir. Galat yada Kelt halkları, MÖ 3. yüzyılda Orta Avrupa’dan göç ederek Anadolu’ya gelmiş ve yağmacılığa başlamış barbar bir topluluktur. Antik kaynakların aktardığı bilgilere göre, yaşayan en barbar ve korkusuz insanlar olan Galat savaşçıları, tüm Yunanistan’ı talan ve tahrip ettikten sonra Anadolu’ya yönelir ve bu bölge halklarına korku dolu bir yüzyıl yaşatırlar. Pergamon kralları, MÖ 3. yüzyıl boyunca kahramanlıkları ve cesaretleri ile kimsenin önlerine çıkmaya cesaret edemediği Galatlara karşı büyük bir zafer kazanırlar. Bunun ardından antik dünyada başarıları ile tanınmaya başlayan  Pergamon kralları antik dünyanın kurtarıcısı olarak ilan edilirler

Antik dönemde sunaklar, tanrıya kurban sunmak  için kesilen kurban etinin  yakılarak  tanrılara sunulduğu yerlerdir. Bu nedenle ilk sunaklar, sadece küllerden meydana gelir. Fakat daha sonraları, sunaklar için özel mimari yapılar yapılmaya başlanır. Pergamon Sunağı ise sunak olarak adlandırılmasına  rağmen,  bü- yüklüğünden dolayı bazı bilim adamları tarafından  bir sunak olamayacağına  dair  yorumlar getirilir. Örneğin Pergamon’un efsanevi kurucusu Telephos’tan dolayı  bir  Heroon  (kahraman), ya da ele geçen bir yazıt parçasından dolayı Agathe Tykhe (Şans Getiren) Tapınağı veya II. Eumenes ile II. Attalos’un annesi olan Apollonis’a ait bir tapınak ya da mezar olabileceğini belirtirler. Fakat en fazla kabul gören düşünce, sunağın Tanrı Zeus ve Athena Nikephoros’a (Zafer Getiren) adanmış olduğudur. Pergamon Sunağı gerçekten de bir sunağa göre oldukça büyük boyutlardadır.  Sadece dış cephesi 136 metre uzunluğundadır. Bu cephe üzerinde  2.30  metre yüksekliğinde,  her  birinin üzerinde bir gigant ya da tanrı betiminin yer aldığı yan yana 120 pano yer alır.

Bu sunağı hangi Pergamon kralının yaptırmaya başladığı, ne zaman bittiği ya da kime ithaf edildiği halen tartışılan konular arasındadır. Pergamon Sunağı’nın, Pergamon krallarından II. Eumenes ile II. Attalos dönemleri arasında, olasılıkla MÖ 185 ile MÖ 155 yılları arasında bir tarihte yapılmış olduğu düşünülür. Son dönemlerde yapılan araştırmalarda, özellikle sunağın temelinde yapılan kazılarda, ele geçen bazı seramik parçaları bu tarihi değiştirme noktasında önemli kanıtlar sunar.

Yazı : Murat Nağış