Antalya’da Bir Arkeoloji Çınarının Gölgesinde Prof. Dr. Jale İnan

Ülkemiz ama özellikle Antalya arkeoloji camiası 2014’ün 1 Şubat’ında 100 yaşına basan Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale İnan’ı bir kez daha andı. 26 Şubat 2001’de aramızdan ayrılışının ardından onlarca yıl geçmesine rağmen Jale Hoca hiç unutulmadı.

Yıl. 1949; Yer. Antalya, Side’nin 23 kilometre kuzeydoğusundaki Lyrbe-Seleukeia antik kenti “Aradan bir iki yıl geçtikten sonra harabede bronzdan bir heykelin bulunduğunu ve Şıhlar Köyü’nde Mehmet Ali Ağa’nın evinde saklandığını haber aldık. Derhal köye gittim ve Mehmet Ali Ağa’yı buldum. Aradılar, taradılar heykeli bulamadılar. Pek inanmamış ve sakladıklarını sanmıştım. Köylüler, çoçukların boynuna ip bağlayıp heykeli yerde sürükleyerek oynadıklarını ve bir köylünün içinde define vardır diye bacağını kopardığını anlattılar. Gerçekten de heykeli saklamadıkları sonradan anlaşıldı. Heykel samanlıkta imiş, samanlar bitince meydana çıkmış”. Yıl. 1972; Antalya. Aynı yer. “Muhtar bir yıl önce harabe ile köy arasında yol yaptırıyor. Bunu niye yaptırdın diye sorunca, ziyarete gelenler kolaylıkla çıksın, gezsinler diye cevabını veriyor. ‘Bu kadar fakir ve suyu bile olmayan köy için daha yararlı bir iş yapılamaz mıydı?’ sorusu insanın kafasını kurcalıyor. Köylülerle temasımız artıkça yolun neden yapıldığını öğreniyoruz. Muhtar başka köyden işçi getiriyor ve onlarla ortak kazı yapıyorlar. 30 işçi gece gündüz çalışıyorlar, yiyecek ve ihtiyaçları bu yol vasıtasıyla kolaylıkla temin ediliyor. Sonunda güzel küçük bir lahit bulunuyor. Bulanlar alıp kaçıyorlar. Lahiti,  Manavgatlı bir antikacı 35 bin liraya almak üzere anlaşıyor, para ve vasıtayı getirmek üzere ayrılıyor. Bucak’ın antika tüccarları Y. kardeşler bunu haber alınca gidip lahite talip oluyorlar, 85 bin lira verip satın alıyorlar. Ama Manavgatlılar, Bucaklıların bu açıkgözlülüğünün cezasını vermek istiyorlar. Tuzak kuruyorlar, satılık antika var diye onları çağırıyorlar. Aralarında korkunç bir çarpışma oluyor, Bucaklı kardeşlerden biri öldürülüyor”. İçinde define vardır diye bacağı koparılan bronz heykel artık Antalya Müzesi’nde, sergide, Roma DöneAktüel Arkeoloji 29 mi Apollon’u. Lahit mi? “Yolu bulunup çoktan Avrupa’ya satılmıştı”. Bu anılar Lyrbe-Seleukeia’nın, Perge’nin, Side’nin hafiri, Türk arkeolojisinin efsanevi arkeologu Prof. Dr. Jale İnan’a ait. O günlerde arkeolojik talan Jale Hanım’ı üzmüş, bu yüzden başlattığı bilimsel kazılarla kentte yoğun bir araştırma, kazı ve onarım çalışması gerçekleştirilmişti. Kaçak kazılarla mücadele ediyordu; Amerika’ya kaçırılan Kremna heykellerinin peşindeydi, Bubon bronzlarının gizemini çözmüştü, Yorgun Herakles’in kaçırıldığı Boston’dan geri getirilmesinde büyük emeği vardı. İnan adeta heykellerin “kokusunu” alıyordu. Antalya’da yaptığı kazılarda gün ışığına çıkarılan heykellerin çokluğu yüzünden Antalya Müzesi iki defa genişletilmek zorunda kalmıştı. Anadolu Roma Dönemi Sanatı, kültürü, heykeltraşlığı konusunda alimleşti. Pamphylia Bölgesi heykeltıraşlığının kopya kritiği gibi derin bir bilimsel sorunun üzerine cesaretle gitti. Bu konularda birbirinden değerli sayısız eser vermişti. Jale İnan parçalanmış heykelleri birleştirmedeki başarısı ile ün salmıştı. Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal “parçaları çeşitli müzelere dağılmış heykelleri tamamlamakta gösterdiği başarı, uzmanlar arasında daima hayranlık yaratmıştır” diyordu. Bu başarısı Nezih Başgelen’e göre “tanrı vergisi” idi. Jale Hoca ise başarısının sırrını şöyle açıklamıştı; “Bir kere görmek hiç bir kere görmektir. Bin kere görmek bir kere görmektir”. Onun heykellerle arasında kurduğu bu bağ, konunun uzmanlarını bile şaşırtıyordu. Ama Anadolu insanının heykelle olan ilişkisi de bazen onu şaşırtıyordu. İbecik Köyü yakınlarındaki antik Bubon kentinde köylülerin yaptığı kaçak kazılarla sayısız bronz heykelin yurtdışına çıktığını duyunca bir kurtarma kazısı yaptı ve heykellerin içinde bulunduğu binayı gün yüzüne çıkarttı. Heykeller çalınmıştı ama üzerinde imparatorların adlarının yazılı olduğu kaideler yerli yerindeydi. Heykeller kesinlikle buraya aitti. İnsan boyutundaki onca heykelin buraya ait olduğunu kanıtlamak için bir de deneme yaptı; “Sığacağını ispatlamak için her işçiyi bir kaide üzerine çıkardım. Böylelikle heykellerin sığdığını gösterdim... O kadar enteresan ki bu sırada işçilerden biri hemen gidip, aslında orada bulunan heykelin pozunu aldı”. Kurtarma kazısında ter döken köylü, heykeli çok iyi biliyordu. Çünkü kaçak kazıyla kendisi çıkarmıştı. Ülkemiz ama özellikle Antalya arkeoloji camiası 2014’ün 1 Şubat’ında 100 yaşına basan Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale İnan’ı bir kez daha andı. 26 Şubat 2001’de aramızdan ayrılışının ardından onlarca yıl geçmesine rağmen Jale Hoca hiç unutulmadı. Hiç unutulmayacak gibi de görünüyor. Çünkü Türk arkeolojisi onu bağrına bastı, adını bilim tarihine birçok sıfatla yazdı; “saygın hanımefendi”, “arkeoloji dedektifi”, “küçük dev kadın”, ama hepsinden daha hoşu “ceylanum”du. Bunun da hikayesi şöyle idi; 1947 yıllarında Side’de başlayan kazılarda genç asistan olarak ön hazırlıkları yapmak üzere Prof. Dr. Arif Müfit Mansel tarafından görevlendirilmişti. Ama olanaklar çok kısıtlıydı, yol yoktu, araç yoktu ve en önemlisi para yoktu... Kazının ilk haftalarında, haftalık ödenen kazı parasını İstanbul’dan getiren Mansel bir kaç gün geciktiğinde, para gelinceye kadar köylülerin elinde rehin kalmayı önerdi.