BERLİN’İN PERGAMON MÜZESİ

BİR ESKİ ESERİN MODERN ÖYKÜSÜ. Berlin’in Müze Adası’nda yer alan Pergamon Müzesi, 1830 ve 1930 arasında inşa edilen beş müzeden en sonuncusu ve iddialısıdır. Bugün müzede sergilenen eserler, Alman arkeologların Osmanlı topraklarında etkili oldukları 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarındaki kazılarda ortaya çıkarılmışlardır.

Evrensel müze  kavramının  ortaya çıkışı, Avrupa’nın dünyaya hükmettiği dönemin bir sonucudur. Batı Avrupa’nın kentli sakinleri antik çağın hazinelerine karşı aç gözlü bir iştah duyuyor, ve kaybolmuş medeniyetlerin eserlerini ortaya çıkarmak için Doğu’ya gitmeyi göze alan seyyahları birer kahraman gibi karşılıyorlardı. İlk başlarda Doğu Akdeniz’deki Klasik Dönem eserlerini ortaya çıkarma arzusuyla başlayan arkeolojik keşifler, yavaş yavaş Mısır, eski Mezopotamya, ve Güney ve Doğu Asya’ya kadar yayıldı. Büyük Güçler’in ekonomik ve askeri etkileri tüm dünyaya yayıldıkça, Batı arkeolojisi daha sistematik, sömürgeci bir girişim haline geldi. 19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, Avrupa başkentlerinin büyük müzeleri, Londra’da British Museum, Paris’te Louvre Müzesi, ve Berlin’deki Kraliyet Müzesi, Batı uygarlığının temeli kabul edilen eski Yunan ve Roma eserlerinin yanı sıra, Batılı olmayan sanat eserleri koleksiyonları da oluşturmaya başlamışlardı. İmparatorluk baş- kentlerindeki bu müzeler, bütün insanlığın sanat ve tarihini temsil etme iddiasıyla birbirleriyle yarış içine girdiler.

19. yüzyıl arkeolojisinin eski çağlardan daha çok, modern bir imparatorluğun görkemini yansıtan eserlerine Berlin’in Pergamon Müzesinin nefes kesen sergilerinde tanık oluruz. Almanya’nın başkentindeki Müze Adasında yer alan Pergamon Müzesi, 1830 ve 1930 arasında inşa edilen beş müzeden en sonuncusu ve en iddialısıdır. Bugün müzede sergilenen eserler, Alman arkeologların Osmanlı topraklarında etkili oldukları 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki kazılarda ortaya çıkarılmışlardır. Ege Denizi’nden Basra Körfezi’ne kadar uzanan Osmanlı topraklarında antik dönemin en önemli yerleşmelerinin bir çoğu yer alıyordu. 1879 yıllında Carl Humann’ın Batı Anadolu’nun Bergama kentinde yürüttüğü kazılar modern arkeoloji alanında yeni bir dönem başlattı. Humann’ı takip eden, Alman Arkeoloji Enstitüsüne (DAI) ve Alman Şark Cemiyetine (DOG) bağlı arkeologlar Osmanlı vilayetlerinde arkeoloji çalışmalarını modernize etmeyi ve kontrol altına almayı başardılar. 1918’e kadar süren bu dönemdeki önemli çalışmalar arasında Ege’de Milet, Didim, Priene, Magnesia gibi antik kentlerde, Orta Anadolu’da Hattuşa’da, ve Irak’ta Babil ve Assur’da yapılan kazılar sayılabilir.

Klasik Çağ ve Mezopotamya arkeolojilerinin yanı sıra, Alman arkeologlar İslam arkeolojisi alanında da öncülük ettiler. Ortaya çıkarılan ve ardından Berlin’e gönderilen buluntular, burada sınıflandırıldıktan sonra yeniden inşa edildi. Kaiser II. Wilhelm’ın imparatorluğunun zirvesinde olduğu dönemde, 1907 yılında tasarlanan ve 23 yıl sonra 1930 yılında tamamlanan ve Bergama kentinin antik çağdaki adıyla anılan Pergamon Müzesi, bu tarihi canlı kanıtıdır. Eski Eserler Koleksiyonu, Yakın Doğu Müzesi ve İslam Müzesi olarak üç bölümden oluşan müzenin her bir bölümü eski Osmanlı topraklarının antik mirasına adanmıştır. Bugün, Pergamon Müzesini gezen ziyaretçiler, Büyük Pergamon Sunağı’na ayrılan salona girmeden önce, Babil’deki İştar Kapısı ve Tören Yolu ile Milet Agora Kapısı’nın gerçek boyutlu mimari rekonstrüksiyonlarıyla karşılaşırlar. Büyük Sunağın salonunda ise ziyaretçileri, bir Hellenistik kenti olan Pergamon’dan gelen eserin devasa rekonstrüksiyonu karşılar. Bu eser, “Büyük Pergamon Sunağı” ya da Türk halkı tarafından “Zeus Altarı” olarak bilinen yapının batı cephesidir. Ziyaretçiler, Pergamon Salonunun üç tarafındaki duvarlar boyunca, Olympos tanrıları ile Gigantlar arasında geçen mitolojik savaşın olağanüstü canlılıkta bir tasviri olan Gigantomakhia Frizi’nin heykellerini incelerler. 1930 yılında halka açılan Pergamon Müzesi ve içerisinde yer alan Pergamon Sunağı’nın bu ikonik rekonstrüksiyonu çok sayıda Alman sanatçı, mimar ve yazarı etkilemiştir. Müze, Berlin’in kolektif hafızasında sembolik olarak yüklü bir mekandır.

Türkiye’den gelen ziyaretçiler için ise, müze içerisinde Pergamon Sunağı’nın rekonstrüksiyonu ile olan karşılaşmaları bir şaşkınlık hissine yol açar. Çoğu kişi sunağın neden ait olduğu orijinal yerinde, Bergama’da değil de Berlin’de sergilendiğini merak eder. Onlara göre, müzedeki bu sunum, sunağın bir zamanlar üzerinde yer aldığı, Bakırçay Vadisi’ne yüksek bir yamaçtan bakan Pergamon Akropolü’nün eksik bir ikamesidir. Almanya’da arkeoloji eğitimi gören Ekrem Akurgal, 1945 yılında, Türkiye’nin bu eseri kaybedişine ağıt yakan ilk kişi oldu. Akurgal Avrupa müzelerindeki bir çok Klasik Dönem eserinin   Türkiye’den   götürülmüş   olduğunu not etmiştir. 1990’lı yıllarda, dönemin Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın, Pergamon Sunağı’nın Bergama’ya dönmesi için bir coşkulu bir kampanya başlattı. “Zeus Altarı”nın yaşadığı  “sürgün”ün bitmesi gerektiğini söyleyen Taşkın, eserin ülkeye iadesi için binlerce imza topladı.

Ziyaretçilerin çoğu müzedeki eserin Pergamon kentinde bir zamanlar inşa edilmiş bir antik bina- nın ta kendisi olduğuna yürekten inanır. Karşıla- rındaki eserin modern bir rekonstrüksiyon değil de, tamamen orijinal bir arkeolojik buluntu olduğunu sanırlar. Oysa gerçekte, sergilenen mimari eserin yalnızca küçük bir bölümü kazılarda ortaya çıkan özgün parçalardır.

Eser, özgün parçalar kullanılarak yapılan bir rekonstrüksiyondur. Gigantomakhia Frizi ise Carl Humann’ın 19. yüzyıl sonlarında Bergama’dan gönderdiği orijinal heykel parçalarının bir araya getirilmesi ile ortaya çıkmıştır (sunağın iki yanındaki levhalardan bazıları alçı kopyalardır).

Müzedeki rekonstrüksiyonun mimari öğelerinin büyük çoğunluğu, Berlin’de 1920’lerde tuğla ve harç kullanılarak yapılan yeni eklemelerdir. Bir diğer deyişle, büyük merdivenin, sütunların ve saçaklığın büyük bölümü yeni yapılmıştır ancak yapının içerisine orijinal parçalar da eklenmiştir. Pergamon Müzesinde yer alan rekonstrüksiyon yapıda, arkeolojik parçalar ile 20. yüzyıl başlarında yapılan eklemeler arasında herhangi bir ayrım yapılmadığından, uzman olmayan biri için arkeolojik bulgularla kuramsal eklemeler arasındaki farkı tespit etmek zordur. Müzedeki Pergamon Sunağı rekonstrüksiyonunun “sahici” olmadığı yargısına varmadan önce, arkeolojik rekonstrüksiyonlarda özgünlük ve sahicilik gibi kavramların 20. yüzyılda değişime uğradığını unutmamakta yarar var. Berlin Müzesinde Pergamon Sunağı rekonstrüksiyonunun nasıl olacağı üzerine 1880-1930 yılları arasında yapılan tartışmalar, “sahicilik” kelimesinin zaman içinde değişimine ve bu değişimin arkeolojik ve tarihsel koruma anlayışını nasıl dönüştürdüğüne ışık tutar.

Bu makale, bir eski eserin, Pergamon Sunağı’nın, modern rekonstrüksiyon öyküsüne dair kısa parçalar sunuyor. Pergamon Müzesinin daha geniş kapsamlı bir incelemesi ve müzenin Türkiye’nin arkeolojik mirasının oluşturulmasında oynadığı rol, Can Bilsel’in yakın zamanda çıkan Antiquity on Display: Regimes of the Authentic in Berlin’s Pergamon Museum (Oxford University Press) kitabında incelenebilir.

Pergamon Sunağı: Kayıp Bir Eser

Berlin’deki Pergamon Sunağı rekonstrüksiyonu, dünyanın en muhteşem müze sunumlarından biri olsa da, eserin özgün halinin nasıl göründüğüne ya da ne için kullanıldığına dair fazla bilgiye sahip değiliz. Hellenistik Dönemde, büyük olasılıkla II. Eumenes’in hükümdarlık döneminde, Batı Anadolu’da Pergamon Akropolü’nde, gösterişli bir kabartmalı frize sahip büyük bir yapının inşa edildiğini biliyoruz. Bu yapı, tanrıça Athena’nın kutsal merkezinin güneyinde, akropolün alçak yamaçlarından birinde yer alıyordu. Kent, arkeologların da yakından tanıdığı, özgün bir Hellenistik plana sahiptir: yüksek bir podyum üzerinde inşa edilmiş üstü açık bir avlu ve onu çevreleyen sütun sırası. Gigantomakhia Frizi’nde yer alan ve yüksek podyumu dört yanından çevreleyen anıtsal figürler, Aşağı Kent’ten de görülebiliyordu. İç avluda ise Pergamon’un efsanevi kurucusu Telephos’un hikayesini anlatan daha küçük boyutlu bir friz yer alıyordu. Avlunun batı tarafında yer alan anıtsal açık bir merdiven, geniş Bakırçay Vadisi’ne açılıyordu.

Bu eserin kullanım amacı hakkında kesin bir bilgiye sahip olmasak da, bu merdivenlerden görünen manzara, bugün olduğu gibi antik çağda da nefes kesici olmalıydı. Burası bir kurban sunağı, festivallerde düzenlenen ziyafetler için bir saray  avlusu veya –yüksek ihtimalle- Pergamon kralının  düşmanlarının  kurban  edilişini  tasvir  eden bir zafer anıtı olabilirdi. Podyumun üzerinde yer alan yapının mimari rekonstrüksiyonu –özellikle üç tarafı bir korkuluk ile çevrili iç yapı- tamamen varsayıma dayanmaktadır. Bu rekonstrüksiyonlar

Yazı: Can Birsel