BYZANTION

Bir Kuruluş Söylencesi, Efsanelerden Tarihsel Dönemlere Antikçağda bütün ünlü kentlerin kuruluşları, tarihi verilerle kanıtlanamayan şiirsel ya da mitolojik hikayelerle süslenmiştir.

Söz konusu kentlerin kuruluşlarından önceki zamanlara ait olan bu efsaneler, esas itibariyle insanlarla tanrısal olguları karıştırarak kentlerin başlangıçlarına değer katmak isteyen antikçağ yazarlarının ortaya attıkları söylencelerdir. Bu çeşit öykülerde çoğu zaman efsanenin nerede bitip tarihin nerede başladığı belli olmaz. Zira mitoloji ile tarih bir defa birbirine karışmaya görsün, ondan sonra bir daha onları birbirinden ayırmak kolay olmaz. İstanbul açısından da durum böyledir.

Troya Savaşı’ndan önceki dönemleri anlatan, MÖ 2. binyıl efsanelerinden birinde İstanbul Boğazı’nın isimlendirilmesine ve kentin ‘kurucusuna’ (oikistes/ktistes) ilişkin şöyle bir söylence vardır: Argos Kralı Inakhos’un güzel kızı Io, aynı zamanda kentin Hera Tapınağı’nın rahibelerinden biridir. Bir gün Zeus, Io’yu görür ve ona âşık olur. Genç kızı sık sık ziyaret etmeye başlar. Fakat kısa süre içinde Hera, Zeus’un Io’ya olan tutkusunu fark eder. Tanrıçanın kıskançlığı zamanla yerini öfkeye bı­rakır. Bunun üzerine Zeus sevgilisini eşinin gazabından korumak için beyazbir ineğe çevirir. Hera’ya ise, bu hayvanla hiçbir şekilde ilişkiye girmediği/ girmeyeceği konusunda güvence verir. Ancak tanrıça kocasının sözlerine inanmaz. Hayvanın kendisine verilmesini ister. Nitekim Io’yu alır. Bir akrabası olan yüz gözlü dev Argos’un gözetimi altına verir. Bu durumdan rahatsız olan ve sevgilisine acıyan Zeus, habercisi Hermes’i gönderir. Hermes devi büyüleyerek öldürür. Buna kızan Hera, Io’ya işkence etmek için, bu kez ona bir at sineği musallat eder. Sinek, inek kılığındaki Io’nun böğrüne yapışıp ısırdıkça, onu çılgına çevirir. Bir yandan doğum sancısı çeken diğer yandan da başına Hera tarafından musallat edilen sinek tarafından rahatsız edilen Io, bu şekilde kaçarak birçok yeri aşar. Trakya üzerinden geçer. Sonunda Kydaros (Alibeyköy Deresi) ile Barbyses (Kağıthane Deresi) ırmaklarının Khrysokeras’ın (Altınboynuz=Haliç) biti­mindeki bal­çık denize döküldükleri Semystra (Eyüp) adı verilen yere gelir. Burada Zeus ile olan ilişkisinden bir kız çocuğu dünyaya getirir. Byzan­tionlu Dionysios, bir at sineği tarafından rahatsız edilmeye devam eden ineğin, daha sonradan Byzantion’un kurulacağı burna doğru kaçtığını ve oradan su geçidini aştığını kaleme alır. Bundan dolayı boğazın Bosporos “İnek geçidi” (Boğaziçi); burnun ise, Bosporos Akra “Bosporos Burnu” (Saray­burnu) adını aldığını ifade eder. Ardından at sineğinin dürttüğü ineğin Bos­poros Burnu’ndan yüzerek, Avrupa’yı Asya’dan ayıran boğazdan geçmiş olduğu söylencesinin halk arasında yaygın olduğunu anlatısına ekler.

 Pla­ton’un deyimiyle, Hellenler kısa süre içinde ‘tıpkı bir havuzun kenarında yaşayan karıncalar ve kurbağalar gibi deniz kıyı­sında’ yerleş­miş­lerdir. Akdeniz’i büyük ölçüde iskan ettikten sonra, Helles­pontos (Çanakkale Boğazı) ve Propontis’te (Marmara) koloniler kurmaya başla­mışlardır. Hellenlerin kolonizasyon hareketlerinin çok çeşitli nedenleri vardı: Bu nedenle­rin ortaya çıkmasında iç ve dış dinamiklerin rolü büyüktü. Bunlar siya­sal, sosyal, ekonomik ve dinsel olmalarının yanı sıra, politik etkenlere de dayanabi­lirdi. Çoğu zaman dış güçlerin baskısı ve emperyalist istila hareketleri bağımsızlıkla­rından ödün vermek istemeyen Hellenleri koloni kurmaya sevk ediyordu. Diğer yan­dan Hellas’ın dağlık topografyası devamlı artan yoğun nüfusu kaldıracak güçte değildi. Zaten az olan verimli toprakların küçük parsellere bölün­memesi için Hellenler primi­genius yasasını uygularlardı. Yani, ilk doğan erkek çocuk babasının bütün mirasına sahip olurdu. İkinci çocuk ise, hiçbir pay alamazdı. Bu bakımdan işsiz ve parasız gençler çoğunlukla şanslarını askerlikte ya da yeni kurulacakkolo­nilerde ararlardı. Her zaman için kentlerdeki parti çekişme­leri, politik sebepler ve bazen de tanrı kehanetleri nedeniyle bazı yurttaşlar vatanla­rından ayrılıp başka top­raklarda ve iklimlerde koloni hareketine girişirlerdi. Bütün bunların yanında, Hellas ve Ana­dolu’nun MÖ 8.-7. yüzyıllar­daki endüstriyel gelişimi Hellen kentle­rinde bir yandan hammadde ihtiya­cının artmasına neden olurken diğer yandan üre­tilen malların pazarlan­ması için yeni pazarlar ihtiyacı doğuruyordu. Bu durum kentler ve bölge­ler arasındaki ihracat ve ithalat hacminin büyü­mesine neden olması­nın yanı sıra, aralarındaki rekabeti de artırıyordu. Zaten kentlerin her zaman için daha fazla tahıl, kereste, metal ve köleye ihtiyaçları oluyordu. Bu ba­kımdan Hellenler Akdeniz, Ege, Marmara, Çanakkale ve İstanbul boğaz­larıile Karadeniz’de tarıma, balık­çılığa uygun, doğal ve yeraltı zenginlik­le­rine sahip bölgelerin liman olmaya el­ve­rişli koylarında koloniler kurmaya başla­mışlardır. Ardından ana kentle­riyle olduğu ka­dar, yörenin otokton halkla­rıyla ilişkiye geçmişlerdir.

Sonuç olarak İstanbul’un tarih sahnesine çıkması herhangi bir kehanetin ya da efsanevi bir kahramanın başından geçen serüven dolu ya da trajik kay­naklı söylenceler perspektifinden kavranılamaz. Kimi ustalıkla betimlenmiş kimiyse üstünkörü biçimde nakledilmiş olaylar silsilesiyle bezenmiş bu değerli hazine baştan çıkarıcı olduğu kadar sancılı bir değerlendirme sürecini de beraberinde ge­tirmektedir. Zira ilkin tarihsel olgularla mitolojik söylencelerin birbirin­denayrımı ardındansa nakledilen anlatı kurgusunun, olaya taraf olan her iki top­luluk içinde eşdeğer geçerliliğe sahip olup olmadığının tespit edilmesi çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Byzantion’un efsanevi kurucusu ‘Byzas’ ve kuruluş süreci bağlamında, Megaralı göçmenlerin/kolonizatörlerin yöredeki etkinliklerini konu edinen anlatılar/söylenceler/mitolojik aktarımlar bu türden bir sorun alanının tasviri için uygun birer örnek oluştururlar. Antikçağ mitografları açık ve doğal bir şekilde olaylara ‘prohellenik’ bakış açısıyla yaklaştıkla­rından göze çarpan bir şekilde bölge üzerinde Hellen varlığını meşrulaştı­racak bir yaklaşım sergilerler. Modern araştırmalarda etraflıca irdelenmeksizin sıklıkla görülen bu ön kabul, yörede ikamet eden otokton halkları görmezden gelmek anlamınagelir. Bununla birlikte, eskiçağ bilimlerinin farklı alanlarından temin edilen sınırlı sayı ve içerikteki veri Kalkhedon’u MÖ 685; Byzantion’u ise, MÖ 668 yılında kolonize eden Megaralıların, bölgede şu ya da bu şekilde örgütlenmiş otokton topluluk­ların inisiyatifleri çerçevesinde var olabildikleri görüşünün de dikkate alın­masını zorunlu kılar. Aslında, aksi yönde bir eğilim yörenin yerel topluluklarını yok saymak anlamına gelebilir ki, bu durum tarihi yansızlığa ters düşen bir yaklaşım tarzıdır.

Yazı: Murat Arslan