ESKİ VE YENİ ÇATALHÖYÜK

Mellaart’a göre özenle dekore edilmiş yapılardan bazıları “tapınak” bazıları ise “evler”di. Ian´a göre ise Çatalhöyük´te hiç tapınak yoktur.

9 binyıl önce Neolitik Dönemde Ana-dolu’da yaşayan insanlar bir araya gelip kerpiçten evler yaptılar. Zaman içinde eski evlerin temelleri üzerine yeni evler inşa ettikçe toplulukları giderek büyüdü. Bölgesel olarak halihazırda var olan gelenekleri bir araya getirdiler: duvar ve yerlere resimler çizmek, taşlara öküz (bukranion) ve diğer hayvan başları oymak, ölülerini evlerin içine gömmek ve daha nicesi... Bu bölge, bugün bizim bildiğimiz haliyle Neolitik Çatalhöyük kasabası halini aldı. Çatalhöyük; İç Anadolu’da, gelişmekte olan Konya şehrinin yaklaşık 50 kilometre güneydoğusunda bulunan Konya Ovası’nda yer alır. Çatalhöyük ismi kabaca ‘nehrin ayrıldığı noktadaki tepecik’ anlamına gelmektedir. Neolitik dönemden yakın döneme kadar iki nehir büyük ihtimalle bu noktada birleşiyordu. Çarşamba ve Mayıs nehirleri üzücü bir şekilde günümüzün yoğun sulama ve tarım faaliyetlerinden dolayı küçülmüş olsalar da, tepecik ya da ‘höyük’ halen görünür bir durumdadır. Aslında, bölge iki adet höyükten oluşmaktadır; Neolitik Doğu ve sonrası, Kalkolitik Batı. Araştırmalara göre Çatalhöyük’ün şu anki iklimi ve doğası, dönemin Neolitik sakinlerinin içinde bulunduğundan oldukça farklıdır. Yağmura bağımlı tarımı destekleyebilecek daha nemli bir hava ve su kanallarının kestiği kuru topraktan yüksek tepecikler düşünün.Çatalhöyük’te yaşayanlar işte buna alışkınlardı ve çevrelerindeki şartlara uygun olarak hem kuru topraktan hem de sulak alan kaynaklarından yararlanıyorlardı. MÖ yaklaşık 7.100 yılından itibaren iskan edildiği bilinen Çatalhöyük’ün en eski sakinlerinin bin yüz yıllık iskanları süresince köklü bir sosyal, ekonomik ve kültürel değişimden geçtikleri görülür.Bölgede yapılan son araştırmalara göre ise MÖ 7. yüzyıla gelindiğinde bu değişimin hızı giderek artmıştır.

Son dönemde yapılan kazılarda Çatalhöyük’ün geçmişindeki çeşitliliği ortaya çıkarmanın, ancak bölgenin sosyal organizasyonunun esasını öğrenmek adına büyük bir veri yelpazesini harmanlayarak mümkün olduğu görülmüştür –projede 36 farklı uzmanlık alanına sahip arkeolog çalışmaktadır. Veri havuzundan alınan bilgiler harmanlanarak yerleşmede ne tür bir sosyal organizasyon olduğu konusunda geniş sonuçlara ulaşıldı. Örneğin yerleşmede kutsal bir yapı olmadığı, yalnızca farklı derecede sembolizme sahip evler olduğu ortaya çıkmıştır. Çatalhöyük’te karşımıza çıkan sıradışı ritüel ve sosyal yapıların MÖ 6.500’den sonra bölgeye dağıldığı öne sürülmüştür. İskanın ilk dönemlerinde insanlar beraber yaşamaya ve yemek pişirme ve tapınma gibi pek çok şeyi birlikte yapmaya başlamış ve Çatalhöyük’ün nüfusu yavaş yavaş artmıştır. Nüfus arttıkça yemek üretimi talebi de artmıştır. Böylece herkes kendi evinde üretime odaklanmış ve evler arasında farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Topluluğun dinamikleri değişmekteydi. değişmeye başlamış ve en sonunda toplum üzerindeki baskılar, yaklaşık MÖ 6 binlerde Doğu Çatalhöyük’ün terk edilmesiyle sonuçlanmıştır. Batı Höyük’te ise 500 yıl boyunca yaşam devam etmiştir. 9 binyıl sonrasında ise İngiliz arkeolog James Mellaart’ın 1958’deki keşfiyle insanlar tekrar bölgeye gelmişlerdir. Bölgenin hiçbir zaman insansız olduğu tam olarak söylenemez, ama MÖ 5.500 ile MS 1958 arasında yerel halk tarafından başka faaliyetlerin gösterildiği bir alan dışına bir mezarlık olarak da kullanıldığına dair kanıtlar mevcuttur. Bölge, tarihi boyunca önemli bir yere sahip olmuştur ve Mellaart da bu önemi dünyaya aktarmıştır. Ekibiyle birlikte alanı hızlıca kazmış ve aktif olarak çalıştığı dört yıl içinde birden fazla katmanda 160 yapıyı gün yüzüne çıkarmıştır. Bunun üzerine Çatalhöyük’ün eşsizliği ve önemi derhal tanınmıştır. Zira Orta Doğu’nun bilinen medeniyet ‘beşikleri’nin dışındaki en eski bölgelerden biri olduğu fark edilmiştir. Mellaart Çatalhöyük’te geçirdiği kısa zaman içerisinde insanların bölgeye geniş çaplı bir ilgi göstermesini sağlamış ve bulgularının büyük bölümünü Illustrated London News’da yayımlayıp çalışması ve bölgenin uluslararası bir takipçi kitlesine ulaşmasını sağlayarak Çatalhöyük’ü haritaya eklemiştir. Lâkin Mellaart kazılarını bitirdikten sonra da Çatalhöyük unutulmadı. 1993’te bölgeye Çatalhöyük Araştırma Projesi gitti. O zamandan bu yana proje müdürü ve Stanford Üniversitesinde profesör olan Ian Hodder, araştırma uzmanları ve arkeologlardan oluşan, sürekli değişen bir ekip Çatalhöyük’te hem yaşayıp hem çalışarak kazılarını ve araştırmalarını yapmıştır. Kazılar 1995’te yeniden başladı ve ekip çoğunlukla iki bölgeye yoğunlaştı; birincisi, ilk olarak Mellaart tarafından kazılan, höyüğün güneyindeki alan olan ‘Güney Bölgesi’ idi. Burada amaç Mellaart’ın stratigrafik dizisini anlamaktı. İkincisi ise yeni Proje’nin başlamasıyla ‘Kuzey (ya da 4040) Bölge si’ olarak adlandırılan alandı. Buradaki amaç ise yerleşkenin sosyal coğrafyasını anlamaktı. Başka bir deyişle insanların birlikte nasıl yaşadıklarını ve evlerin bir mahalle oluşturup oluşturmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Batı Höyükte yapılan küçük ölçekli diğer kazılarda ekip daha büyük, çok odalı evler ve özenle süslenmiş çanak çömlekler buldu. Alanın diğer kısımlarında da çalışmalar yürütüldü. Polonyalı Poznan ekibi (TP bölgesi) ve İstanbul’dan bir ekip (IST bölgesi) bölgenin en yakın tarihteki seviyelerini incelemeye odaklandı. Buna rağmen höyükler büyük oranda kazılmış halde değildi ve bölgeye gittiğinizde Çatalhöyük’ün altın çağında ne kadar büyük ve kalabalık olduğunu gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Kasaba 13.5 hektar gibi devasa bir alan üzerine kurulu (yaklaşık 135.500 metre kare). Bir araya getirilen muhtelif kanıtlara bakılırsa, Çatalhöyük altın çağını gördüğünde alanda 3 bin 500 ila 8 bin 500 insan bulunmaktaydı. Çatalhöyük’teki yerleşmenin tanımlayıcı yönlerinden biri, sakinlerinin sürekli olarak yeni ev inşa etmeleri, yıkmaları, temizlemeleri ve yeniden inşa etmeleriydi. Evler genellikle dikdörtgen biçimindeydi ve aralarından sokak geçmeyecek şekilde birbirine yakındı. Kerpiçten yapılıyorlardı ve girişleri çatılarındaydı. İnsanlar bu girişten bir merdivenle evin ortasındaki büyük odaya giriyorlardı ve merdivenin alt tarafında özenle ayrılmış bir ocak vardı. Bu ana odaların kuzey bölümlerinde insanların büyük ihtimalle üzerlerinde oturup uyudukları platformlar vardı, ve platformların altına ölüler gömülüyordu. Ayrıntılı sanat ve sembolizm çoğunlukla odaların bu kuzey bölümlerinde bulunuyordu. Kiler genellikle evlerin arka tarafındaydı. Çatalhöyük’teki çoğu ev bu şekilde inşa ediliyordu ama nüfusu arttıkça yapıların boyutunun arttığına dair kanıtlar da bulunmuştur. Örneğin; Kuzey Bölgesi’ndeki 52 numaralı yapı yedi ayrı odaya sahip. Evler zaman zaman temizlenmekten ziyade yakılıyor ve yeniden inşa ediliyordu. Neden bazı yapıların yakılıp, bazılarının yakılmadığı tam olarak bilinmiyor, ama kanıtlar bunun rastgele olmadığı ve dikkatlice kontrol altında tutulduğunu gösteriyor. Bunun özel bir öneme sahip yapıların temizlenme ritüelinin bir parçası olarak tatbik edildiği düşünülüyor. Bu yanmış evler sıvalı zemin ve duvarlar arasında ev içi aktivitelerin iyi bir şekilde muhafaza edilmesini sağlamışlar. Bölge sakinlerinin ne tür yemekler yediklerini de biliyoruz. Hububat, fındık ve meyvelerin yanında nehir ve ıslak bölgelerden tuttukları küçük balıklar, boğa, geyik ve yabandomuzu gibi yabani hayvanların yanında keçi ve koyun gibi evcilleştirilmiş hayvanların etlerini yiyorlarmış. Çatalhöyük’teki evlerin iyi bir şekilde korunmuş olması, onu eşsiz yapan özelliklerinden... Evler detaylı bir şekilde incelenip (sanat ve sembolizmin boyutu ve evlerdeki seki ve platformlar gibi sabit eşyalar), evlerin boyutu ve mezarların sayısıyla karşılaştırınca aralarında çok az farklılık olduğu ortaya çıktı. Hiçbiri diğerinden özel ya da farklı değil ve her biri daha büyük bir yapı kompleksi Yazı : Ian HODDER - Katrina GARGETT Fotoğraflar: Jason QUINLAN, Çatalhöyük Kazı Arşivi