LİKYA MERMERLERİ

ANADOLU KÜLTÜR VARLIKLARININ KARANLIK ÇAĞI

Eski eser yağması tarihin sık tanık olduğu bir durumdur. Kimselerde olmayan ve halihazır “yıllanmış” estetik bir benzersiz değere sahip olma arzusu zengin ve güçlülerin her daim başat arzusu olmuştur. Nihayetinde, mezar soygunculuğu “dünyanın en eski ikinci mesleği” olarak bilinir. Eski eserin değerini bilmek de gelişmişlikle mümkündür. Bu nedenle erken eser toplama eylemi de Avrupa merkezli gelişmiştir. Ve nihayetinde, en kapsamlı yağma ve taşımayı başlatan da, “en antik” coğrafyalardan birinde, sanat ve kültürün kadim ülkesi İtalya’da doğan Roma İmparatorluğu’dur. Sula gibi Romalı komutanlar, yanlarında eski eserden anlayan uzmanların seçkisiyle, Anadolu ve Yunanistan’daki çok değerli eserleri Roma’ya taşımaktaydı. Dinin etkisiyle sanat formları fakirleşen Bizans bile geçmişinin görkemli kültürüyle kendini yüceltmeyi bilmişti: 1363’te çıkan yasada eserleri tahrip edenler cezaya çarptırılıyordu. İstanbul’un fethinin ardından İtalya’ya göçen bilim adamlarının yarattığı ivmeyle antik çağa karşı duyulan ilgi, Humanizma ve Rönesans’ın altlığını oluşturmuştu. Bu ilgi, başlangıçta İtalya, sonra Yunanistan ve ardından da Küçük Asya ve Akdeniz’in doğusunda “araştırmaların/eser aramalarının” başlamasına yol açmıştı. Büyük Britanya Krallığı, Fransa, Almanya ve hatta Rus Çarlığı 19. yüzyılın başında yollara çıkmışlardı. Yüzyılın son çeyreğinde de Avusturya- Macaristan eski eser toplama kervanına katılmıştı.

Avrupa modasını saraya taşıyan Kanuni’nin sadrazamı İbrahim Paşa’nın Budin’den getirttiği “üç güzeller” heykeli, “Şair Figani’nin hicvine ve ahalinin gulgulesine” yol açmış ve heykel kaldırılmıştı. Osmanlı, Avrupa ve Asya / Doğu ve Batı kültürlerini toprakları içine almış; sarayın eğilimi ve devlet düzeni ise, bu kültürel zıtlıklar arasında gittikçe daha çok batıya dönmeye başlamıştı. Avrupa kaynaklı ya da eğitimli Osmanlı bürokratları ve aristokratları eski eser ilgisini yükseltme eğilimine girmişse de halk bu eğilimden oldukça uzaktı. Eski eser bilinci ve plastik sanatlar sevgisiyle ilgili bugünkü sıkıntıların da temelleri oluşuyordu. Osmanlı, 19. yüzyılda birçok sıkıntı yanında kendi değişim sancılarını da yaşıyordu. Bu sancı MS 3. bin Türkiye’sinde bile hala süren bu takım kültürel gelgitlerin de temelini oluşturuyordu. Binlerce yıldır Asya, İran, Arap, Avrupa ve daha başkalarının kültürel kimlikleri içinden kimlik seçmeye çalışmaktan yorulmuş durumdayız.

17. yüzyılda koleksiyoncuların finanse ettiği doğu seyahatleriyle birlikte, antik dünyanın eserleri batıya akmaya başlamıştı. Kont d’Arundel için “Eski Yunanistan’ı İngiltere’ye nakletmek istiyor” deniliyordu. Buna karşın, kendileri çok erkenden önlem almaya başlamıştı: Papa VIII. Urbanus, 1624 yılında, eserlerin dışarı çıkarılmasını yasaklayan bir kanun çıkardı. Doğu eserlerini Avrupa’ya taşıma girişimlerinin erken örneklerinden biri Napoleon’un Mısır seferinde yaşanmıştır. Rozetta Taşı da dâhil olan 36 sandık dolusu eser gitmek üzereyken, İngilizlerin desteğiyle Osmanlı mücadeleyi kazanır. Ancak Fransa’ya değil İngiltere’ye taşınan eserler her durumda kaybetmiştir. Avrupa’da klasik sanata duyulan hayranlık hem güncel sanatın biçimlenmesine yansıyordu hem de başka coğrafyaların orijinal eserlerinin taşınmasına. Aydınlanma felsefesiyle antik çağın estetik değerlerini keşfeden Avrupa, 18. yüzyılın ikinci yarısında “sanatların vatanı” diye tanımladığı Yunanistan’ı keşfeder. 1830’da Osmanlı’dan kopup, kendini yönetmeye başlayan Yunanistan eser kaçırılmasına karşı önlemlerini hemen alır. Çünkü 1801-1812 arasında ünlü Parthenon eserlerinin, Birleşik Krallığın Osmanlı Elçisi Lord Bruce Elgin tarafından Londra’ya kaçırılışının acısını bir daha yaşamak istemiyordu. Aynı dönemde İtalya’da ilk arkeoloji enstitüsü (1828) kurulmuştu bile. Ardından da Alman ve Avusturyalılar arkeoloji çalışmalarını başlatmıştı. Tüm bunların üzerine bilimsel altlığı ise 1764’te yayınladığı Eskiçağ Sanat Tarihi eseriyle Winckelmann atmıştı.