"PARA... PARA... PARA...

Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insanlar, günümüzden 8-10 bin yıl önce mağaralardan çıkıp bir iç deniz olan Konya Ovası´nda suyun kıyısında yerleştiklerinde, "Neolitik Devrim" denilen "tarım üretimini", hayvanları "evcilleştirmeyi" de gerçekleştirdiler.

Kimileri tarım yapıyor; kimileri keçi, koyun, domuz besliyor; kimileri de denizde balık avlıyordu. Ama domuz besleyenin mercimeğe, balık yakalayanın buğdaya gereksinimi vardı. Bunun için "takası" yarattılar. Sonraları, hatta "deniz hayvanı kabuklarını" bile "para" yerine kullandıkları söylenir! İnsanların gereksinimleri artınca, takas ölçülerinde uyuşmazlıklar başladı. Bazı işini bilir Çatalhöyüklüler, ilginç (!) bir yöntem geliştirdiler. Yakındaki Hasan Dağı´ndan, bir çeşit "volkanik doğal cam" olan "obsidiyen" toplayıp Çatalhöyük´e getirdiler. Kendisi sert, işlenmesi kolay olan bu "volkanik doğal cam"dan, erkekler ok, hançer ya da mızrak ucu gibi silahlar, kadınlar da yüzeyini düzleyip "ayna" olarak kullanıyor ya da çeşitli "takılar" yapıyorlardı.

Bir süre sonra koyunla mercimek arasındaki değişimi orantılamak için belirli ağırlıktaki "obsidiyeni" takas aracı olarak kullanmaya başladılar... Günümüzde arkeologlar, kazılarda Çatalhöyük evlerinin kerpiç duvarları içinde saklanmış olan ve dönemin yatırımı sayılan "obsidiyen külçeleri" buldular. Kazılarda ele geçen "obsidiyen"in azlığı - çokluğu, ev sahibinin zenginliği ya da hangisinin "para babası" olduğunu da ortaya koyuyor olmalıydı...  Ekonomisindeki gelişme, Çatalhöyük´ü günümüzden 10 bin yıl öncesinin, 10 bin kişilik bir nüfusun yaşadığı "tarihin bilinen ilk kentine" dönüştürdü!Günümüzden yaklaşık 4 bin yıl önce, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticarette, toptanda "altın", perakendede "gümüş", kullanılmaya başlandı. Altın, gümüşten 8 kat daha değerliydi! Kaliteli 70 kilo "bakır"ın ederi ise yaklaşık bir kilo gümüş idi.

 

"Kalay"ın 20 gramı, bir gram gümüşle satın alınabiliyordu. Anadolu´da "bakır" boldu, ama "kalay" yok denecek kadar azdı. "Tunç (bronz)" yapabilmek için kalaya gereksinim vardı. Kalay ise 5 bin yıl önce deve ve katır sırtlarında Anadolu´ya, Afganistan´dan getiriliyordu. Yüzyıllar geçti, takasa giren ürün sayısı arttı...Zamanla çivi yazılı tabletlere muhasebe kayıtları tutulmaya başlandı. Ticari kurallar kondu. Kuralları bozanların yargılayan mahkemeler kuruldu. Takas sürdü... Bir not: Türkiye Ticaret, Sanayi Odaları ve Borsalar Birliği; Boğazköy, Kültepe, Ortaköy ve Anadolu´da bulunan öteki çivi yazılı arşiv belgelerini yayınlanmasını destekleme konusunda Kültür Bakanlığı ile işbirliğine gitmelidir! Başkenti, MÖ 8. yüzyılda Ankara - Polatlı yakınlarındaki Gordion olan Frig krallarından Midas, Tanrı Dionysos´tan "her dokunduğunun altın olmasını" istedi. Dionysos, uyardığı halde, Midas ısrar etti...

Ancak, "her dokunduğu altın olunca" yemeden içmeden kesildi. Midas, Dionysos´a tekrar yalvarıp "altın"dan kurtarılmasını istedi. Dionysos, Midas´a "Paktalos Çayı´na (Sart Deresi)" giderek yıkanıp "altın illetinden arınmasını!" önerdi. Midas, derede yıkanınca derdinden kurtuldu... Gariptir, arkeologlar yüzyıllar sonra Midas´ın anıt mezarında bir gram bile altın bulamadılar!O günden sonra dereden "altın tanecikleri" akmaya başladı! Altın o kadar çoktu ki Lidyalılar altını "siyanür"le değil, dereye balık ağı gibi attıkları, irili ufaklı altın taneciklerinin takıldığı "koyun postlarının tüyleri" ile topluyorlardı.

 

Günümüzde Salihli, Bergama ve Eşme´de bulunan altın madenlerinin kaynağı, Midas´ın arındığı altınlar olmalı! Başkent Sardes´te "altın rafinerisi" ortaya çıkarıldı...Başkenti, Manisa - Salihli yakınındaki Sardes´te olan Lidya Krallığı, günümüz petrol ülkeleri gibi zenginleşti. Sardes´teki Lidya´nın kralı "Kroisos (Karun)" ise "dünyanın en zengin adamı" olarak, tüm dillere "Karun gibi zengin..." tanımlaması ile geçti. Herhalde "para babası" Bill Gates bile o günün Karun´u ile aşık atamazdı! Karun´un dedeleri, içinde altın da bulunan bir maden keşfettiler. Bu, altının gümüşle doğadaki evliliğinden oluşan "elektrum" idi. Lidyalılar, MÖ 7. yüzyılda, "elektrum"dan bakla biçimli, mercimekle nohut arası büyüklükte bir "para basmaya" başladılar."Elektrum" sikkeler, dünyada ilk "darp" edilen paralardı. O günden sonra, önce Anadolu´da, sonra dünyada "para basmak" adet oldu. Böylece dünya, "para basmayı" ve kullanmayı, ilk kez icat edilen Anadolu´dan öğrendi...

 

Ne var ki altın kaynaklarının zenginliğine göz diken Pers Kralı Kyros´a, ancak bu altınla kendisini çok kudretle sanan Karun yenilerek "parası ile rezil" olmakla kalmadı, -bir anlamda belki de tarihin ilk "ötanazisi" ile- yaktırarak intihar etti. Sonraki yıllarda, bir başka Pers kralı Darius da Anadolu´da öğrendiği "para basma" yöntem ve gereğini Sardes yakınlarında uygulayarak ilk Pers parasını tedavüle soktu.  Perslerin sikke üstündeki betimi Lidyalıların "aslan" görseli yavaş yavaş kalkmaya başladı, kendilerine özgü betimlemeleri olan başta "tiara (uzun şapka)" ve uzun sakallarıyla yerel işgalci yöneticiler ya koşarken ya da diz çökmüş biçimde, ellerinde ok ve yay tutar biçimde betimlenmeye başladılar.Sonraları, az olan "elektrum"un yerini, daha çok bulunan "altın" sikkeler aldı. Ancak üretim ve hizmetler artıp ülkeler ve kıtalar arası ticaret genişleyip "altın paralar" da yetmez olunca, Anadolu´da "likidite sıkıntısı" başladı.

 

Bunun üzerine dönemin darphane sorumlusu (!), kralına parayı "gümüş"ten basmayı önermiş olmalı. Bu buluş, MÖ 6. yüzyıldan sonra tarih sahnesine çıkan "elektrum" ve "altın"ı olmayan "kent devletlerinin" de işine geldi... Bunun üzerine doğada daha bol olan "gümüşten sikke basımına" geçildi. Hiç kuşkusuz tarihin en etkin parası, Büyük İskender´in bastığı gümüş sikkelerdir! İskender´e kadar, paranın saygınlığını sağlamak için üzerine tuğra tarafına tanrı ve tanrıçaların resimleri, basılıyordu.  Örnek verirsek, "yıldırım demeti, kartal"  Zeus´u; "lir ve defneyaprağı" Apollon´u; "baykuş" Athena´yı; "geyik" Artemis´i; "üzüm salkımı" ise Dionysos´u temsil ediyordu. İskender bu geleneği yıkıp paraya resmini koyduran "ilk ölümlü" oldu! Böylece işgal ettiği yerlerdeki insanlar, kendisini görmese bile İskender´in nasıl bir insan olduğunu parasından tanıyorlardı. Paraya "halkla ilişkiler" olgusunu getiren İskender´dir.    

İskender bununla da yetinmedi, Hindistan´a giderken yanında darphanesini de götürdü. Her gittiği yerde "çil çil para basıyor" ve gücünü göstermeden, önce üzerinde resmi bulunan gümüş, bazen altın ama peşin para ile kaleleri içten fethediyordu.  İskender´in bazıları miğferli, bazıları aslan postlu, öte yandan "efemine" kimliğini yansıtan portresi "idealize" edilmiş bir portredir. Dolayısıyla, sikkeler bulundukları arkeolojik kazılarda "tarihi tarihlerler!"

 

Yazı Özgen ACAR / ARAŞTIRMACI GAZETECİ

Yazının tamamnına Aktüel Arkeoloji Dergisi 66ç sayısından ulaşabilirsiniz.