UFUK ESİN

Paylaşım, kurumsallaşma, ortak çalışma, birliktelik, bütüncül yaklaşım gibi günümüzde her geçen gün yok olmakta olan daha pek çok değeri yetiştirdiği kuşaklara aktarmayı görev edinmiş bilim insanı. Ufuk Esin adının zihinlerimizde çağrıştırdığı bu kavramlar, belki de aşağıda uzun uzun anlatılan yaşam öyküsünün, çalışmalarının, hayata bakışının özü...

İlkeli duruş, saygın ve sağlam kişilik,
derinlemesine ve engin bilgi...
Ufuk Hoca’yı 2008 yılının Ocak ayında gençlik yıllarından beri süregelen kalp rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Bizler onu tanıma ve birlikte çalışma imkânı bulmuş ayrıcalıklı kişiler olarak kendisini saygıyla ama en çok da özlemle arıyor ve anıyoruz.
Ufuk Esin, 1933 yılının 11 Ekim’inde İzmir’de doğmuş, ancak tüm yaşamını İstanbul’da, Boğaz’ın Bebek semtinde geçirmiştir. İlkokulu Arnavutköy’de, 25. İlkokulda, orta eğitimini Boğaziçi Lisesinde (eski adıyla Feyziati), lise eğitimini ise Özel Sankt Georg Avusturya Lisesinde tamamlamıştır. Avusturya Lisesinin Fen Bölümünden mezun olmuş, olgunluk sınavını ise Galatasaray Lisesinde Edebiyat Bölümünde vermiştir. Arkeoloji yaşamı boyunca sosyal bilimler ile fen bilimlerine eşit mesafede durması, tüm çalışmalarında fen bilimsel yöntemleri yoğunlukla kullanması, yeni analiz yöntemlerini yakından takip etmesindeki ana motivasyon, olasılıkla bundan kaynaklanıyordu.
Ufuk Hoca’nın liseden mezun olduktan sonra arkeolojiyi seçmesinde ne gibi etkenlerin rol oynadığını bilemiyoruz. Ancak İstanbul Üniversitesinde arkeoloji okuma kararından sonra Prehistorya’yı tercih etmedeki temel nedeninin daha sonra doktora hocası olacak Prof. Kurt Bittel olduğu, Ufuk Esin’in şu sözlerinden anlaşılmaktadır: ‘... Prof. Bittel’in bir iki dersini dinledikten sonra artık emindim, prehistorya yapmalıydım...’ Ufuk Hoca 1952’de İstanbul Üniversitesinde arkeoloji okumaya başlar, o sömestr bölümün yalnızca iki öğrencisi vardır. Sistem gereği bir Esas Sertifika, üç de Yardımcı Sertifika seçme zorunluluğu doğrultusunda, Prehistorya’yı Esas Sertifika, Önasya Dilleri ve Kültürleri, Klasik Arkeoloji ve Eski Yunan Dili ve Kültürlerini ise Yardımcı Sertifika olarak seçer ve her birinin derslerine ve seminerlerine katılır ve dört yıl sonunda Prehistorya Tezli Sertifika programının ilk mezunu olur. 1957 yılı, Ufuk Esin’e Prof. Bittel’in asistanı olmasını getirecektir. Ufuk Hoca bir yandan bölümde asistanlık yaparken bir yandan da yine Bittel’in danışmanlığında doktora tezini yazar. Prof. Bittel, doktora tez çalışması kapsamında maden araştırmaları yapması amacıyla Ufuk Esin’i Stuttgart’a yollar, burada metalurjinin başlangıcı ile ilgili SAM Projesine, Studien zu den Anfaengen der Metallurgie, katılmasını sağlar. Spektral analiz konusunda uzmanlaşmaya başlayan, İran’a giderek maden araştırmaları için örnekleme yapan Ufuk Hoca’nın bu çalışmaları, yıllar sonra TÜBİTAK desteğiyle ODTÜ bünyesinde Arkeometri Ünitesi ve bundan birkaç yıl sonra Arkeolojik Kalıntıların Spektroskopik ve Analitik Yöntemlerle İncelenmesi - Aksay Ünitesinin kurulmasında önemli rol oynayacaktır. Ufuk Esin’in 1960 yılında Kuantitatif Spektral Analiz Yardımıyla Anadolu’da Başlangıcından Asur Koloni Çağına Kadar Bakır ve Tunç Maden Eserler başlıklı teziyle tamamladığı doktora çalışması sırasında kişisel ilgi ve araştırma alanı olarak başlayan, ardından meslektaşları ile birlikte kurumsallaşmasını sağladığı arkeometri çalışmaları, aynı yıllarda batıda, arkeoloji dünyasındaki yenilenme hareketi ile örtüşüyordu. 1960’lı yıllar bütün dünyada politik, sosyal ve kültürel açıdan hareketli yıllardı. Vietnam Savaşı, savaşa başkaldırılar, 68 olayları, Armstrong’un aya ayak basması gibi olumlu olumsuz pek çok olay, sonuçları itibariyle insanlık tarihini etkileyecek, değiştirecek gelişmelerdi. Bu değişim rüzgârı arkeolojiyi de içine almış, o güne kadar süregelen geleneksel yaklaşımlara karşı Yeni Arkeoloji adıyla farklı yönden başka rüzgârlar esmeye başlamıştı. Batıdaki bu değişimin Türkiye’ye yansıması siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda çok daha net izlenebilirken, arkeoloji disiplinini aynı derecede etkilememiştir. Ne var ki Ufuk Esin’in öncülüğünü yaptığı ve kurumsallaşması birkaç on yıl daha sürecek olan çalışmaları, yeni fen bilimsel yöntemlerin, analiz ve istatistik çalışmaların arkeolojiye dâhil edilmesi gibi girişimleri, tam da Yeni Arkeoloji taraftarlarının hararetle savundukları konular idi. Ufuk Esin her ne kadar bu yeni akımın içinde yer almamış olsa da, arkeolojinin bugününü biçimlendirmedeki katkıları tartışmasız olan Yeni Arkeoloji akımının savunduğu anlayışın, belki de Türkiye’deki özgün birkaç temsilcisinden biridir.
1960’larda yeni yeni şekillenmekte olan arkeoloji disiplinindeki tekil örnekler dışında henüz geniş kapsamlı, sistematik araştırmalar yoktur. 1963 yılında Chicago Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsünün R. Braidwood ile Halet Çambel’in ortak yürütücülüğünde başlayan Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Projesi, sorunsalı, yöntemi ve ekibi ile yalnızca Anadolu için değil, tüm dünya için öncü araştırma projelerinden biridir. Projedeki ekip üyelerinin Prehistorya Laboratuvarında oluşturdukları tartışma ve bilgi paylaşımı ortamı, sonraki yıllarda yapılacak arazi çalışmalarını, Ufuk Esin’in başkanlığını yapacağı pek çok projeyi doğrudan etkileyecektir. 1966 yılında doçentlik unvanını alan Esin, tarihöncesi arkeolojisinde gerek kuramsal gerekse arazi çalışmalarında dönemin temel araştırma konularından biri olan Neolitik yaşam biçimi üzerine çalışmaya başlar. Güneydoğu Avrupa’daki ilk Neolitik kültürlerin ortaya çıkışını, adaptasyonu ve yayılımını geniş ve bütüncül bir perspektifte, özellikle de tarihöncesi toplulukların doğal çevre ile olan etkileşimi bağlamında araştırmaktadır. Bu çalışması, kendisine 1975 yılında profesörlüğü getirir. 1975 ve 1978 yıllarındaysa iki cilt halinde yayımlanır: İlk Üretimciliğe Geçiş Evresi’nde Anadolu ve Güneydoğu Avrupa (GÖ 10500-7000 Yılları Arası), 1. Cilt: Doğal Çevre; 2. Cilt: Kültürler Sorunu. Ufuk Hoca paleo- çevre ve paleo-iklim konusunu bir fen bilimci ayrıntısı ve titizliğiyle ele alır, ancak bunu insanın tercihleri, ihtiyaçları, düşünceleriyle yoğurma hassasiyetini korur. Bu engin birikimini Prehistorya Kürsüsünde lisans düzeyinde verdiği ‘Ekoloji ve Ekonomi’ derslerinde yeni kuşaklara aktarır. Yetiştirdiği öğrencilerinin, bugünkü bilim insanlarının disiplinlerarası çalışmaları ve bütünsel bakış açılarının altlığının Ufuk Hoca’nın bu geniş ve derin bilgi yelpazesinden kaynaklandığı açıktır. Unutulmaz lisans derslerinden Prehistorik Sanat dersi Ufuk Hoca’nın bu bağlamda mağara duvar resimlerinde kullanılan boya ayrıntısı ve yapım tekniklerinden, Paleolitik insanın düşün dünyasına, yaşam, inanç, sanat, sembolizm, göstergebilime kadar uzanan geniş bir perspektifte ele aldığı bir başka dersi idi. Siyah-beyaz diapozitiflere karşılık, adeta Ufuk Hoca’nın renkliliğinin, çok yönlülüğünün ve entelektüelliğinin göstergesiydi. Arazi Çalışmaları Ufuk Hoca, araştırma ve yayın çalışmalarındaki öncü rolünü arazi çalışmalarında da sürdürmüştür. Araziye ilk çıkışı 1952 ve 1954 yıllarıdır. Öğrenci olarak, Prof. Kurt Bittel’in başkanlığındaki Boğazköy kazı çalışmalarına katılır. Buradaki arazi anılarını ve kazı atmosferini, Kurt Bittel’in vefatı sonrasında, 8 Şubat 1991 günü Prehistorya Laboratuvarında yapılan anma toplantısında şöyle aktarmaktadır: ‘Prof. Bittel tarafından Boğazköy’ün savaş sonrası ilk kampanyalarına katılmak üzere davet edilerek onurlandırıldım. Boğazköy’ün ilk kampanyalarında kazının bütçesi son derece kısıtlıydı. Bir kap yemekle yetinmek zorundaydık. Bir yandan bunaltıcı sıcak ve yorucu çalışma temposu, bir yandan da beslenme sorunları nedeniyle hepimiz hastalanıyorduk. Ama kazılarda yeni buluntuların coşkusu hepsini bastırıyor, hastalığı kimse umursamıyor, ateşimiz düşer düşmez yataktan fırlıyorduk. Gelen ziyaretçiler arasında kimler yoktu ki... Prof. Laroche’la ünlü Hitit tapınağı Yazılıkaya’nın tanrıları, Hitit hiyeroglifleri tartışılıyor, Prof. Frankfort’la, Seton Lloyd’la Hitit sarayını ve arşivini içinde barındıran Büyük Kale’nin mimarisinin, Hitit kültürünün sorunlarına yanıt aranıyordu. Prof. Bittel yeni görüşlerini açıklıyor, gelenler gördükleri ve duyduklarından büyük heyecan duyuyorlardı. Anadolu’da Neolitik bulunduğunu da ilk kez James Mellaart’tan Boğazköy’de  duyuyorduk. Gündüzleri bu enyetkin bilginlerden dinlediklerimi, tartışılanları hazmetmeye çalışıyor, geceleri de Boğazköy’le ilgili yayınları tekrar tekrar okuyordum’. Esin’in kısaca tariflediği atmosfer, yıllar sonra kısıtlı imkânlara rağmen kendi kazılarında öğrencileri, ekibi ve meslektaşları için, kişisel çabalarıyla oluşturduğu bilimsel paylaşım ortamlarının nüvesi olmalıydı. Aşıklı Höyük kazısı bu anlamda Ufuk Hoca’nın akademik ve entelektüel çevresinden davet ettiği saygın kişilerin, sanatçı arkadaşları ve dostlarının konferansları ve bilgi aktarımları ile bir ‘okul’ haline dönüşmüştü. Sağlık sorunlarından atom fiziğine kadar zengin konu çeşitliliğindeki konuşmalar, sunumlar, Hoca’nın çok yönlü ve paylaşımcı kişiliğinin yansımasıydı. Esin, Boğazköy kazılarıyla aynı yıllarda Arif Müfit Mansel’in başkanlığında, Prof. Bittel ve H. Çambel yönetimindeki İstanbul Fikirtepe kazılarına katılmış, daha sonra ise Nezih Fıratlı ile birlikte Uşak’taki Selçikler kazısında çalışmıştı. Başkanlığını yaptığı Keban Projesi Tepecik kazısı kendisi için olduğu kadar Anadolu arkeolojisi için de büyük bir deneyim ve kazanımdı. Tepecik, bugün efsane olarak kuşaktan kuşağa aktarılan yaşantısının yanı sıra, arazi çalışmaları için devrim niteliğinde yenilikler getirmişti. Ufuk Hoca önce Tepecik, ardından Güven Arsebük’ün de katkılarıyla yönettiği Tülintepe kazıları ile tarihöncesi arkeolojisinde arazi çalışmalarına belli standartlar getirmiş, kurtarma kazılarının ilkelerini koymuş ve bunların doğrudan arazide uygulanmasını sağlamıştır. Tepecik’ten sonra, başkanlığını yaptığı tüm kazı projelerinde sistemin işlerliğini sorgulamış, yenilenmesi ve modifiye edilmesini tartışmaya açmış, kendi yetiştirdiği ve birlikte çalıştığı yeni kuşakları bu anlamda cesaretlendirmiştir. Tepecik ve Tülintepe kazılarının ardından 1970’lerin sonunda, bu kez Karakaya Baraj Gölü altında kalacak yerleşmeleri kurtarma amacıyla Malatya’nın İmamoğlu köyüne bağlı Değirmentepe Höyüğü’nde kazılara başlamıştır. Obeyd Dönemine ait Anadolu’da bu denli geniş kazılmış tek koloni yerleşmesinin ortaya çıkarılmasıyla sonuçlanan bu projenin yanı sıra öğrencisi ve asistanı Savaş Harmankaya ile birlikte kısa dönemli İkiz Höyük kazılarının bilimsel danışmanlığını da üstlenmiştir. Değirmentepe’nin 1986’da sular altında kalmasından sonraki yıllarda malzeme ve yayın çalışmalarını sürdüren Esin, bu defa Orta Anadolu’dan gelen bir başka kurtarma kazısı çağrısıyla karşı karşıya kalmış, bu çağrıya tepkisiz kalamamış ve 1989’da Aşıklı Höyük kazılarına başlamıştır. Bir yandan Prehistorya Anabilim Dalı başkanlığı görevini, diğer yandan lisans ve yüksek lisans dersleri, doktora öğrencileri ile uzun saatler, kimi zaman gün boyu süren seminerler gibi eğitim faaliyetlerini, gün geçtikçe büyüyerek uluslararası ve disiplinlerarası bir projeye dönüşen Aşıklı Höyük’teki araştırma ve yayın çalışmalarını büyük bir disiplin içinde ve özveriyle yürüten Esin, gençlik yıllarından beri süregelen sağlık sorunlarını bu çalışmalarının hiçbirine yansıtmadan yürütmeye özen göstermiştir. Aynı yıllarda bu denli yoğun tempo içinde 1993’te kurulan Türkiye Bilimler Akademisinin kurucu asil üyesi olmuş, konsey üyesi seçilmiş ve akademide Türkiye arkeolojisi adına iki çok önemli projeye imza atmıştır. Bunlardan biri, uluslararası bir arkeoloji dergisinin yayımlanması idi. Esin, derginin yayın kurulu başkanlığını yaptı. İlk sayılarında kapağından içeriğine, terminolojiden kronoloji sorunlarına varıncaya kadar hemen her tür konu ile bizzat kendisi uğraştı. Öncülüğünü yaptığı ikinci proje ise Türkiye’de Kültür Sektörü (TÜKSEK) projesi idi; kültür varlıklarının ülkenin sosyal ve ekonomik yaşamına aktif olarak katkıda bulunabilmeleri ve kültür sektörü olarak ele alınmalarına imkân verecek altyapının hazırlanması, bütün bölgelerde kültür envanterinin yapılmasına zemin hazırlamak, projenin amaçlarıydı. Büyük özveriyle yürütülen projeler, uluslararası düzeyde yayımlanmaya başlayan TÜBA-AR, TÜBA-KED gibi dergiler, ne yazık ki içinde bulunduğumuz siyasi ortam sonucu kesintiye uğradı. Akademinin projelerin ve yayınların yarım kalmasının belki de tek sevindirici yanı, bunların Ufuk Esin’in vefatından sonra gerçekleşmiş olmasıydı. Ufuk Hoca, TÜBA TÜKSEK Projesi’nin koordinatörlüğünü sürdürdüğü dönemde, 2000 yılında yaş haddi nedeniyle emekliye ayrılır. Ne var ki emeklilik onun için yalnızca ders vermemek anlamına gelmektedir. Çalışmalarına ara vermeden kaldığı yerden devam eder, emeklilik öncesi vakit ayıramadığı bilgisayar öğrenme işine eğilir; bilgisayarına ‘...her gün en az bir sayfa yazı yazmam gerekiyor...’ notunu düşer. Sağlık sorunları nedeniyle 2000’li yıllardan itibaren arazi çalışmalarına gidemez, ancak bu kez evinde yazmaya yoğunlaşır. Deneyimi, birikimi, derinlemesine bilgisi ile Aşıklı kazısının daha ilk yıllarında öngördüğü, Orta Anadolu bölgesinin Yakındoğu’dan farklı bir neolitikleşme süreci yaşadığı tezi, yeni çalışma konusudur. Farklı coğrafyalarda, farklı koşullarda başka şekilde gelişen yaşam biçimleri ve bu farklılıkları maskeleyen geleneksel terminolojinin değişmesi konusundaki genç ve cesur düşüncelerini ne yazık ki yayınlayacak fırsatı bulamaz. Ufuk Esin, Türkiye arkeolojisinin gerçek manada en sıra dışı figürlerinden biridir. Prof. Halet Çambel’den devraldığı Prehistorya Kürsüsünü değişen arkeoloji anlayışına uygun olarak yeniden dizayn eden Esin, Türkiye’de halen eksikliği hissedilen uzmanlık alanlarının gelişmesi için önemli çabalarda bulunmuştur. Çoksesliliğe inanan, genç nesillere karşı hiçbir zaman karamsarlık beslemeyen Ufuk Esin, ilkelerinden asla vazgeçmemiş, kendi projelerinin değil her daim idare ettiği bölümün ve Türkiye arkeolojisinin geleceğini düşünmüştür. Her defasında ekip çalışmasının önemini dile getiren Ufuk Esin geçmişteki tiyatro deneyiminden yola çıkarak kendini bir yönetmen olarak değil, her şeyin olması gerektiği gibi yapılmasını esas alan bir sahne amiri olarak tariflerdi. Ufuk Hoca’dan devraldığımız Aşıklı Kazı ve Araştırma Projesi’nin pek çok yan projeyle birlikte Hoca’nın yaşamı boyunca savunduğu ilkeler doğrultusunda devam etmesi sorumluluğunun bilinci ile kendisini bir kez daha saygıyla ve özlemle anıyoruz.

Yazı ve Görseller: Mihriban Özbaşaran