UYGAR DÜNYADA ŞİDDETİN NESNESİ KADIN

Bugün bakıldığında sanki insanın doğasında şiddet varmış da uygarlık onu dizginleme görevini üstlenmiş gibi görünebilir. İnsan doğasında, benzer memelilerde görülebilecek kadar şiddet vardı ve asla daha fazlası yoktu. Oysaki uygarlık şiddeti insan yaşamının bir parçası hâline getirip içselleştirilmesini sağladı.

Dünya hızla döndü, insanın ölçmeye çalıştı­ğı zaman hızla aktı. İlk atalarından milyonlarca yıl sonra dünyaya gelen “Bildiğini bilen insan” (Homo sapiens sapiens), konumunu yeniden ta­nımlamayı, varlığına yeniden anlam yüklemeyi arzuladı. Ve en merkeze, her şeyin ortasına ken­dini yerleştirdi. Arzuladığı dünya, efendisi olduğu dünyaydı. Görüntüsünü yansıttığı tan­rıların diliyle, bedenini ait olduğu do­ğadan kopartıp varlığını yabancılaştırdı. Narsistik gözlüklerle baktığı yaşamın, kendi­si için yaratıldığını ileri sürdü.

İlk “Homo sacer” Olarak Kadın

Uygarlık tarihi bedenin kontrolünün tarihi ola­rak okunabilir. Bedenin kontrolü daha ziyade “kadın”ın kontrolü anlamına geliyordu. Kültürel edimlerin ardında bir sinir sisteminin ve bir be­denin/organın, yattığını ileri süren evrimselci yaklaşımlar, cinselliğin ve sınırları keskin hatlar­la belirlenen cinsiyetlerin, uygarlığı şekillendiren unsurlar olduğunu ileri sürerler. Bununla birlikte ister kültürel, ister biyolojik hangi gözlükle bakı­lırsa bakılsın, “uygarlık” denilen yeni dünya düze­ninde roller çok net belirlenmişti. Dilin kurduğu eril toplumsal düzende kadının yeri “devrim” diye tabir edilen ilk yerleşimlerin kalın duvarları ara­sındaki hapishaneler olarak belirlenmişti. Ev yapı­mını ve hayvanları evcilleştirmeyi başarı olarak gören bu yeni düzen, kapatılan kadın bedeninin üzerine inşa edilmişti. Eril uygarlık, kendi­sini doğadan ayıracak en önemli yol olarak kadın bedenini “evcil­leştirmekte” bulmuş, onu inşa et­tiği evlerin içine mahkum etmişti. Uygarlığın ilk Homo sacer’i (kutsal insanı) kadın olarak belirlenmişti. Kadının doğurganlıkla mühürlen­miş bedenine atfedilen bu kutsiyet, onun bedeni ve cinsiyeti üzerine tasarrufu tamamen eril söyle­me ve fallik yasalara bırakmıştı. Homo sacer, kut­sanan bedenin faaliyetleri üzerine iktidarın yetki­lenmesini sağlamıştı.

Bir Şiddet Unsuru Olarak Uygarlık

Uygarlık ve onun itaat talep eden yasaları, insan bedeni üzerindeki gerilimin en temel kaynağıdır. Milyonlarca yıl doğa dışındaki hiçbir yasaya tabi olmayan beden üzerine uygarlığın ve onun bera­berinde getirdiklerinin uyguladıkları baskı, insan üzerindeki stresin asıl sebebidir. Üstelik de insa­nı daha ileri götürmeyi vadeden uygarlık “ilerle­dikçe” insan bedeni üzerinde uygulamaya giren fallik, kısıtlayıcı yasal düzenlemeler artmış, stres, bir arada yaşamı güçleştirecek denli patlamalara yol açmaya başlamıştı. Kendisine dayatılan doğa koşullarına karşı çok da adaptif bir bedene sahip olmadığı söylenen insan bedeni üzerinde, uygar­lıkla birlikte başlayan ve doğal olmayan kültürel, yasal kastrasyonlar, milyonlarca yıllık beden işle­yişini bozmuştu. Bugün uygarlaşmanın arkeolojik süreçlerine ilişkin yapılan çalışmalar göstermekte­dir ki uygarlık öncesinde savaş yoktu... Savaşın en büyük nedeni olan mülkiyetin olmadığı bir sosyal yapıda üzerine yapılacak bir savaştan da söz edil­mesi mümkün değildi. Herodotos’un naklettiği Darius’un İskitler üzerine yaptığı sefer bunun en iyi örneğidir. Arabalarının üzerindeki evleri ile hareketli bir yaşam süren İskitler, kendilerine za­rar veremeyeceklerine inandıkları Perslerle savaş­mak istemiyorlardı.

 

Savaş ve şiddet uygarlığa içkindir. Sahip oldukları bedenleri içerisindeki bedensel arzularını tatmin edemeyen ve kendi bedenine yabancılaşan insan, şiddete eğilimleniyordu. Gerçek bir kendiliğe sa­hip olamayan insanın yaşadığı zihinsel gerilim, şiddet olarak dışa yansıyordu. Çünkü uygarlık üzerinde egemenlik kurduğu bedenlere yıkıcılık yüklüyor ve onu içkin hâle getirmeye çalışıyor­du. Bugün bakıldığında sanki insanın doğasında şiddet varmış da uygarlık onu dizginleme görevi­ni üstlenmiş gibi görünebilir. İnsan doğasında, benzer memelilerde görülebilecek kadar şiddet vardı ve asla daha fazlası yoktu. Oysaki uygarlık şiddeti insan yaşamının bir parçası hâline getirip içselleştirilmesini sağladı.

Bir Egemenlik Alanı Olarak Kadın Be­denine Uygulanan Şiddet

Uygarlık mülkiyetin bir parçası olarak kadın be­denini belirlemişti. Ünlü düşünür Marx, mülkiye­tin kaynağını aile olarak gösterir. Ailenin kendisi, kuruluşu veya varlık nedeni fallik yasa etrafında şekillenmiştir. Aile mülkiyetin temelidir ancak bu mülkiyetin sahibi erkektir; fallik yasa ailenin sahibi olarak erkeği işaret etmiştir. Ailenin tüm tasarrufu bu kimlikte toplanmış, Homo sacer olmak kadına kalmıştı. Dolayısıyla kadın bedeni fallik yasanın emrindeki erkeğin mücadele alanına dönüşmüş­tü. Özellikle kadın bedeni ile toprağın/doğanın düşünce dünyasında özdeş olması, bu mücadeleyi sembolik olarak da anlamlı kılmıştı. İşlenip karın doyuran toprakla, işlenip soyu devam ettiren bir tarla gibi algılanan kadın bedeni bu sembolizmi oluşturuyordu. Dolayısıyla kadın bedeni bir soykı­rım alanıydı. Düşmanın bitmesi istenen nesli, ka­dın üzerindeki hâkimiyetle eşlendi; kadın bedeni erkekler arasındaki tüm savaşlarda savaş meydanı olageldi. Düşmana üstünlük sağlama alanların­dan birisi olarak kadın bedeni algısını destekle­yecek çok sayıda mitik örnek bulmak mümkün­dür. Çok bilinen trajik örneklerden birisi, dünya kültürünü çok yakından etkilemiş olan Roma’nın kuruluşunda yatmaktadır. Yunanistan’dan gelen Aka ordusuna yenilen Troia’dan sağ kurtulmayı başaran Aeneas ve beraberindekiler uzun bir de niz yolcuğu yaparak İtalya’da karaya çıkmış ve onların soyundan gelenler Roma’yı kurmuşlar­dı. Romulus, çoğunluğu erkek olan nüfusunun geleceğine dair endişeleniyordu. Bu yüzden bir şölen düzenleyerek davet ettiği Sabinlerin er­kekleri sarhoş olunca kadınlarını kaçırmışlar­dı. Bu yüzden iki topluluk arasında çıkan kanlı savaşlarda, bedenleri üzerinde yapılan muhare­beyi tecavüze uğrayan kadınlar sona erdirmeyi başarmışlardı. Kültür, yasa, erkek, “Stockholm Sendromu”nu icat etmiş, kadını tecavüzcüsüyle barıştırmıştı. Bu tecavüz olayı, Roma’nın yüzü­nü kızartmamış tam tersine övündüğü bir olay olarak sanat tarihindeki yerini almış, etkileyici sanat eserlerinin üretilmesine ilham vermiş, te­cavüzün meşruluğuna büyük katkı sağlamıştı. Batı dünyasının sahiplenme konusunda büyük bir rekabete giriştiği Roma kültürünün, uygar dünya tarafından meşrulaştırılmış bir tecavüz miti üzerinde inşa edildiği söylenebilir.

Doç. Dr. İsmail Gezgin